|
İstatistikler |
|
Üye
sayısı: 2.758
Portal Konu sayısı: 12
Portal AltKonu sayısı: 96
Portal Yazı sayısı: 1.083
Forum başlıkları: 49
Forum konuları: 5.668
Forum mesajları: 22.226
Sayfa izlenimi: 1.039.395
Bugünkü sayfa izlenimi: 1.531
En son üyemiz: Hamza
Sayfa oluşum süresi:xx
Gösterim süresi: xx
İp adresiniz: 38.103.63.61
|
|
Halidiye.com | Haricilik - 1
Haricilik - 1HARİCÎLİK
Bu fırka, Şiilik fırkasıyla ortaya çıkmış, her ikisi de Hz. Ali (R.A.)nin döneminde guruplar halinde görülmüşlerdir. Haricîler de Hz. AH taraftarları idi. Ancak, Şiilik düşüncesi Haricilik düşüncesinden daha önce mevcuttu.
Haricîye fırkası, «Sıffîn» denilen yerde Hz. Ali ile Hz. Muaviye'-nin arasında savaşın şiddetlendiği zamanda ortaya çıkmıştır. Bu savaş neticesinde Muaviye savaşın acısını tattı, kaçmaya yeltendi. Fakat hakem tayin etme düşüncesi kendisine, bu zor durumdan kurtulmakta yardımcı oldu. Muaviye'nin ordusu, Kur'an-ı Kerîm'i hakem tayin etmek için onu havaya kaldırdı. Fakat Ali, aralarında Allah Tealâ hüküm verinceye kadar savaşmakta ısrar etti. Ordusundan bazıları, Hz. 'Ali'nin karşısına çıkarak, hakem tayinini kabul etmesini istediler. Hz. "Ali istemeyerek bunu kabul etti. Hz. Ali, karşısında bulunanlarla, kendi tarafından bir kişi, Muaviye tarafından da bir kişinin hakem tayin edilmesi hususunda anlaştıktan sonra, Muaviye Arar b. el-As'i seçti. Hz. Ali ise Abdullah b. Abbas'ı seçmek istiyordu. Fakat, ordusundan, kendisine karşı gelenler, Ebu Musa el-Eş'ari'yi seçmeye zorladılar.
Neticede, bilindiği gibi hakemlerin kararı ile Hz. Ali azledildi, Muaviye ise hilâfet mevkiine getirildi.
Hakemlerin bu kararı ile Muaviye'nin sürdürdüğü haksızlık, daha da güçlendi.
Bundan sonra Haricîlerin durumu çok ilginç bir hal aldı. Şöyleki: Bunlar, önce Hz. Ali'yi hâkem tayinine ve belirli bir hakemi kabul etmeye zorladıkları halde, daha sonra, hakeme baş vurmayı büyük bir suç saydılar ve Hz. Ali'nin, işlemiş olduğu bu günahdan dolayı da tevbe etmesini istediler. Çünkü onlara göre Hz. Ali hakeme başvurmakla küfre girmişti. Nitekim kendileri de bu sebeple kâfir olduklarını ve tevbe ederek yeniden İslama girdiklerini sanıyorlardı.
Bazı çöl bedevileri de bunların arkasına takıldı. «Hüküm ancak Allah'ındır» sözü ise sloganları haline geldi. Hz. Ali ile münakaşa ve karşı gelme safhasını da aşıp onunla savaşmaya başladılar.
Bu fırka, İslâm fırkaları arasında mezhebini en çok savunan, düşüncelerini kabul ettirmek için en çok gayret gösteren, genellikle en çok dindar görünen, en atılgan ve en sorumsuz davranan bir fırka idi. Bunlar düşüncelerini savunurken ve sorumsuzca davranışlara girişirken birtakım sözlerin zahirine sarılarak onları kutsal bir dîn hüviyetine soktular, mümin bir insanın, bu sözlerden ayrılmayacağını zannettiler. «Hüküm, ancak Allah'ındır» sözü, bunların aklını çeldi. Bu sözü kendilerine din edindiler. Daha önce de işaret ettiğimiz gibi Hz. Ali'yi her konuşurken gördüklerinde O'na bu sözü söylerlerdi.
Hz. Osman'dan, İmam Ali'den ve Ümeyye oğullarının zalim idarecilerinden beri oldukları düşüncesi, yine Hariciyeye mensup olanları aldattı. Bu düşünce onların aklına tamamen yerleşti ve onları Hakk'a ulaştıracak yahut, dillerine doladıkları kelimelerin mânâlarını anlayacak her yolu tıkadı. Hatta, bizzat dinî hakikatlann mâ-nâTanm anlamalarına bile mâni oldu. Hz. Osman'dan, Ali, Talha, Zübeyr ve Emevîlerin zalim idarecilerinden beri olduğunu söyleyen herkesi kendilerinden saydılar. Adlarını isim listelerine aldılar. Bu gibi insanların diğer düşüncelerine ise göz yumdular. Belki de bu göz yummalarının, Hak'tan giderek sapmalarında büyük tesiri oldu.
Adaletli halife Ömer b. A'bdülaziz bunlarla bir zaman tartışmalar yaptı. Aralarındaki ihtilâf konusu; Ömer'in, kendi ailesinden olan zalimlerden beri olduğunu ilân etmemesiydi. Halbuki Hariciler, Ömer'in, kendisinden önce iktidarda bulunan Emevüere uymadığını, onların zulümlerinin devamını engellediğini, hatta onların yapmış oldukları haksızlıkları giderip, hak sahiplerine, haklarını iade ettiğini itiraf ediyorlardı. Ne var ki «Beri olma» düşüncesi onların beynini şartlandırmıştı ve onların, Ömer'e itaat etmelerine, îslâm sancağı altında toplanmalarına mâni oluyordu.
Hariciye mezhebine mensup olanlar, bir takım yaldızlı kelimelerin, akıl ve düşüncelerine hakim olması bakımından, Fransız devriminde en feci zulümleri işleyen Yakubîlere benziyorlardı. Yakubilerin de aklını «Hürriyet, kardeşlik ve eşitlik» kelimeleri çekmişti. Bu kelimeler adına nice mazluk insanları öldürüp, nice kanlar akıttılar. Haricileri de «İman» «Hüküm ancak Allah'ındır» ve «Zalimlerden beri olma» kelimeleri şartlandırmıştı. Bu kelimeler namına müslümanlarm kanını helâl saydılar, toprağı müslümanların kanlarıyla sulayıp her tarafa saldırdılar.
Hariciye mezhebine mensup olanların en belirgin sıfatları, sadece heyecanlı olmak ve sözlerin zahirine sarılmak değil, kendini feda etme arzusunda olmak, ölmeyi istemek, kuvvetli bir sebep olmadığı halde tehlikelere göğüs germekte bunları başkalarından ayırdeden bariz sıfatlardandı. Belki de bu davranışların başlıca sebebi, bazılarının taşkınca hareketi ve sinir sistemlerinin bozukluğu idi. Yoksa sadece mert ve kahraman oluşları değildi. Haricîler, bu tutumlarıyla Arap medeniyeti ile gelişmiş olan Endülüs'ün, Arap yönetiminde iken orada yaşayan Hristiyanlara benziyorlardı. Orada yaşayan Hristiyanlardan bir grup çılgınca davranıyor, aşırı taassuba kapılarak kendilerini ölüme atıyorlardı. Bunlardan herbiri hakimler kuruluna gidiyor, öldürülmeleri için Hz. Muhammed (S.A.V.)'e sövüyordu. Öyle ki bu davranış içinde bulunanlar, seller gibi mahkemelerin kapılarına akıyorlar, kapıcılar bunları geri çevirmekten asnıyor, hakimler idam kararı vermemek için kulaklarını tıkıyorlardı. Müslümanlar, bu zavallıların haline acıyorlar ve bunları, akıllarını kaybetmiş deliler sanıyorlardı.[1]
Haricilerden bir kısmı, Hz. Ali konuşurken onu protesto ederek kalkıp gidiyor hatta: namaz kılarken cemaatı terkediyorlardı. Diğer bir kısmı ise Hz. Ali ve Hz. Osman sebebiyle müslümanlara saldırıyor, bu iki sahabîye tâbi olanları müşriklikle suçluyorlardı.
Hariciler, Abdullah b. Habbab b. Eret'i öldürdüler, cariyesinin karnını yardılar. Bunun üzerine Hz. AH onlara «Abdullah'ı öldüren leri bize teslim edin» deyince hepsi birlikte «Onu hepimiz öldürdük-dediler. Hz. Ali ise bunlarla savaşa girişti. Nerdeyse köklerini kuru tacaktı. Ne yazık ki Hz. Ali'nin bu hareketi, onlardan geri kalanla fikirlerinden caydırmadı, daha öncekilerin yolun yürümelerim mâni olamadı. Bunlar gibi, çılgınlık hastalığına yakalanan çöl be devîlerinin de bunlara uymalarına engel olamadı.
Şurası bir gerçektir ki Hariciye mezhebine mensup olanlardan çoğunun en belirgin sıfatı «ihlas» idi. Ne var ki bu ihlas, kafalannı şartlandıran belirli bir noktaya saplanma ile dolu bir ihlasti. Bunların düşüncelerinin ne kadar tarafgir olduğunu ve ihlas seviyelerinin ne olduğunu ortaya koymak için, bunların bir kısım hikâyelerini anlatalım:
Hariciler hakkında şu haber rivayet edilir: Hz. Âbbas'm oğlu Abdullah Hz. Ali (R.A.) tarafından Haricîlere gönderildiği zaman onların yanına varıp münakaşa etti. Abdullah, uzun uzun "secdede kalmaları sebebiyle alınlarının yara olduğunu, ellerinin, deve dizleri gibi nasırlaştığını, üzerlerinde tertemiz elbiseler bulunduğunu gördü.[2] Bu hikâye, onların ihlaslarmm bir görünümüdür. Bununla beraber, onların kafalarına taraftarlık hakim olmuştu. Daha önce do gördüğümüz gibi bunlar «Hz. Ali müşriktir» demediği için Abdullah b. Habbab'ı öldürdüler. 'Buna mukabil, Hristiyanın hurmasını ücretsiz kabul etmediler. Hikâyeyi, Müberridin, «Kâmil» adlı eserinde zikredildiği gibi aktaralım.
«Haricilerin çok ilginç haberlerinden biri de şudur: Onlar, bir müslüman bir de hristiyan ile karşılaştılar, müslümanı öldürdüler, Hristiyana iyilikte bulundular. Ve hristiyan hakkında, peygamberinizin vermiş olduğu «eman'a sadakat gösterin» dediler. Diğer yandan, Abdullah ile boynunda Kur'an-ı Kerîm, yanında da hamile olan karısı olduğu halde karşılaştılar ve ona şöyle dediler: «Senin boynunda asılı bulunan, bizlere seni öldürmemizi emreder.» Hakem'e başvurmadan önce Hz. Âli hakkında ve hilafetinin ilk altı yılında Hz. Osman hakkında ne dersin?» diye sordular. Abdullah, iyilikle andı. Bunun üzerine Hariciler, «Hakeme başvurma hakkında ne dersin?» dediler. Abdullah, «Hz. Âli'nin, Allah'ın kitabını sizden daha iyi bildiğini ve Allah'ın dinini sizden daha iyi koruduğunu ve görüşünün sizden daha basiretli olduğunu söylerim» dedi. Haricîler «Sen hidayete tâbi olmuyor, adlarına bakarak adamlara tâbi oluyorsun» dediler, Abdullah'ı nehrin kenarına götürdüler ve orada kestiler.
Diğer yandan bir hristiyandan bir hurma ağacı istediler, adam «Âlın sizin olsun» dedi. Onlar ise «Vallahi bunu parasız almayız» diye cevap verdiler. Bunun üzerine Hristiyan adam «Bu ne garip şey, Abdullah b. Habbab gibi bir adamı öldürüyorsunuz, fakat bizim hurma ağacımızı para vermeden almak istemiyorsunuz?»[3] dedi.
Acaba Haricîlerde bulunan, birbirine zıt bu sıfatların varlığının sebebi ne idi?
Bir tarafta takva ve ihlas, diğer yanda sapıklık, çılgınlık, aşırılık, katılık, inançlarına davet etmede taşkınlık, insanları baskı ve zorla sapık görüşlerini kabullenmeye icbar etmek, îslâm dininin hoşgö-rülüğü üe, ihlas ve takvanın kalblere doldurduğu şefkat ve merhametle bağdaşmayan davranışlar...
Kanaatimizce, bu çelişik tutumların asıl sebebi şu idi: Hariciye mezhebine mensup olanların çoğu, bedevi Araplardan, pek azı şehirli Araplardandı. Bedeviler îslâmdan önce çok fakirdiler. îslâmm ilk dönemlerinde bunların durumları arzu edilen bir şekilde düzelemedi. Zira bedeviler, çöllerde sıcak ve zor hayat şartları altında yaşamaya devam ettiler.
İslâm, bunların kalblerini fethetti amma, düşünceleri yüzeyseldi, ufukları dar idi ve ilimden uzak idiler. Böylece bu insanlardan mümin fakat düşünce sahaları dar olduğu için mutaassıp, çölde yaşadığı için taşkın ve atılgan, daha önce bol nimetler bulamadıkları için zahid bir cemaat ortaya çıktı. Çünkü fakirlikten gelen bir kişinin nefsini iman terbiye ederr vicdanım.sağlam bir itikad kaplarsa bu kişi maddi şehvetlerden, hayat lezzetlerinden yüz çevirir, bütünüyle âhi-refcin nimetlerine yönelir.
Haricilerin, çölde yaşadıkları bu hayat tarzı onları, sertliğe, şiddete ve kabalığa sürüklemiştir. Çünkü nefisler, alıştıkları şeyin birer suretidir. Şayet bunlar müreffeh bir hayat içerisinde yaşasalar, nimetlere boğulsalardı, elbetteki onların sertliği hafifleyecekti, katılıkları yumuşamayacaktı, şiddetleri hafifleyecekti.
Rivayete göre şiddeti benimseyen guruptan Ebul Hayr 'diye a'd-landınlan bir adamın Haricilerin görüşünde olduğu haberi, Irak valisi Ziyad b. Ebîh'e ulaştı. Ziyad, bu adamı çağırdı ve ona bir vazife verdi. Ücret olarak ta her ay için dört bin dirhem takdir etti. Ayrıca her yıl buna yüz bin dirhem de ilâve etti. Bunun üzerine Ebul Hayr şöyle derdi: «İtaatten ayrılmamaktan ve cemaatin içinde bulunmaktan daha hayırlı bir şey görmedim.» Ebul Hayr, vali olarak vazifesine devam etti. Nihayet Ziyad onun bir işini tenkid edince Ziyad'a karşı çıktı. Bunun üzerine onu hapsetti ve Ebul Hayr hapishanede öldü.»[4]
Muhammed Ebu Zehra |
Tarih: 04.05.2008 Hit: 72
|
|
Günün Hadis-i
Şerifi |
|
Ölümden önce hayatının, hastalıktan önce
sağlığının, meşguliyetinden önce boş vakitlerinin, ihtiyarlığından
önce gençliğinin, yoksulluğundan önce zenginliğinin kıymetini bil.
|
|
Günün Duası |
Ey Rabbim! Girişeceğim her işe
doğruluk ve içtenlik üzere girmemi, bırakacağım her işten de doğruluk
ve içtenlik göstererek çıkmamı sağla ve bana katından destekleyici bir
güç bahşet!
Âmîn... Âmîn... Âmîn... |
|