|
İstatistikler |
|
Üye
sayısı: 3.619
Portal Konu sayısı: 12
Portal AltKonu sayısı: 93
Portal Yazı sayısı: 928
Forum başlıkları: 46
Forum konuları: 2.995
Forum mesajları: 11.041
Sayfa izlenimi: 619.639
Bugünkü sayfa izlenimi: 1.674
En son üyemiz: YASLIdeilYORGUN
Sayfa oluşum süresi:xx
Gösterim süresi: xx
İp adresiniz: 38.103.63.16
|
|
Halidiye.com | HAÇLILAR Ve KUDÜS KATLİÂMI
HAÇLILAR Ve KUDÜS KATLİÂMI
HAÇLILAR Ve KUDÜS KATLİÂMI
Hüseyin ERGİN
|
|
Bu yazıda insanlık tarihinin en kara lekelerinden biri olan, Birinci
Haçlı Seferi(l099) neticesinde Kudüs’ün Haçlılar’ın eline geçmesi ve bu
şehirde yapılan katliamları ele alıp, kendi kaynaklarından itiraflarını
göreceğiz:
Miladi 11. asrın sonlarına doğru Eski Dünya kıt’alarında umumi manzara
şu idi: On Asya’da. Halifeliği elinde bulunduran Abbasi hanedanının
güçten düşmesiyle birlik bozulmuş, Çin sınırından Atlas Okyanusuna
kadar uzanan İslam topraklarında irili ufaklı birçok devlet oluşmuştu.
Bunların sürekli birbiriyle mücadele halinde oluşu, İslam’ın siyasi ve
askeri gücünü iyice azaltmıştı. Abbasi hilafeti en son Selçuklular’ın
imdadıyla yok olmaktan kurtulmuş; ancak bu büyük Türk devleti de 1092
yılında Büyük Sultan Melikşah’ın vefatıyla bölünmeye uğramıştı...
Avrupa’da ise, feodal rejim sürmekle birlikte, başlıca üç büyük krallık
siyasete hâkimdi: İngiltere, Fransa ve Almanya. Papalık müessesesi ise,
tarihin en kuvvetli ve otoriter günlerini yaşıyordu.
Bir taraf’ta Endülüs’teki hala kuvvetli İslam varlığı, bir tarafta da
Selçuklu Türkleri’nin İslam savaşçıları sıfatıyla Marmara denizi
kıyılarına, dolayısıyla Avrupa’ya dayanmaları Avrupalıları kendi
içlerindeki mücadelelere muvakkaten bir nihayet vermeye ve İslam
tehdidiyle ciddi şekilde ilgilenmeye sevketti. Kısaca, Haçlı seferleri
yapıldığı sırada, birlik içinde bir Avrupa’ya karşılık darmadağın bir
Şark-İslam dünyası vardı. İlk Haçlılar’ın başarısını İslam’daki
bölünmüşlüğe veren tarihçi Barker şöyle demektedir: “Suriye
emirleri arasındaki tefrika ve Abbasi ve Fatimi halifeleri arasındaki
bölünmüşlük sayesinde kutsal şehir fethedildi ve Kudüs Krallığı
kuruldu.”
Haçlı seferleriyle ilgili hemen bütün tarihçiler aynı sebepleri ileri
sürerler. Şüphesiz en büyük sebep kilisenin kışkırtmacılığıdır. 11.
yüzyıl kilisesi bu seferlerde, kanuni mesned olarak iki yerleşmiş
geleneği kullandı: Hac ve Kutsal Savaş.
Haçlı seferleri her ne kadar Papalık merkezli olsa da, bu hareketi saf
bir dini hareket olarak yorumlamak hatalıdır. Hadiseler geliştikçe, hac
motifi esas mahiyetini yitirdi ve Haçlı hareketi belli bir alandaki
belli bir grup üzerine yapılan hususi bir tarzda bir kutsal savaş
olmaktan saptırılarak, yakın ve uzak düşmanlarıyla olan mücadelelerinde
Papalığın dini ve politik gayelerine hizmet eden bir alet durumuna
düşürüldü.
Haçlı seferlerinin mimarları olarak bilinen papazlar, halkı ve
yöneticileri kışkırtmak için her türlü yalanı söylüyorlardı. Ancak
Kudüs o an hiç de Hristiyanların inkisar ve öfkesini celbedecek durumda
değildi. Zira, yüzyıllardır Müslümanların müsamaha ve hoşgörüsü altında
Kudüs’teki Latin Kilisesi, Batı Hristiyanlar’ı ile canlı bir şekilde
ilişkilerini sürdürmüştü. Fakat Hristiyanlar tarafından kutsal sayılan
toprakların Müslümanların elinde olmasının Batılıları gayrete getirdiği
muhakkak. Lakin bundan daha önemlisi, yöneticilerin politik
hesaplarıdır. Krallar, kontlar, şövalyeler iktidarları adına kuvvet
Perişanlıktan kıvranan halk ise, kelepir elde etmek için yollara
dökülmüştü. Zira, Doğu’nun zenginlikleri Avrupa’da “Bin Bir Gece
Masalları” çeşnisinde anlatılıyor, hususan gidip görenler Doğu
hakkında, Cennet tasvirleri yapıyorlardı. Fakir halk için Haçlı
seferlerinden gaye, hac veya kutsal savaş değil, mala mülke kavuşmak,
yokluktan kurtulmaktı. Daha başka sebepleri olanlar da vardı. Fuller bu
durumu şöyle izah eder: “Bu
insanların büyük bir harekete kendilerini salıverecek derecede
maceraperest olan dindar kimseler olduğu düşünülmemeli. Pek ala, dini
niyetle gidenler vardı. Ancak bunların yanında, şuurlu hareketten
ziyade, kalabalığa uymuş ayak takımı insanlar çoğunluktaydı. Borçlular
borçtan kurtulmak ve kreditörlerini dolandırmak için; uşaklar vazifeden
ve efendilerinin kaprislerinden içtinap için bu seyahate katıldılar.
Hırsızlar ve katiller haça sığınarak darağacından kurtuldular. Zina
edenler bu seferle günah çıkarttılar vs.”
Yani, kilise ricalinden başka bu işi dini niyetle yapan hemen hemen yoktu. Her tabaka ayrı bir dünyevi maksat güdüyordu.
Bu arada. Malazgirt yenilgisinin yaralarını sarmakla meşgul bulunan
Bizans’ın yeni imparatoru 7. Mihael’in, 1073 yılında Batı’daki
kıvılcımlara körük çektiğini belirtmekte de fayda vardır. Bu istek 1095
yılında İmparator Alexius Commenus tarafından tekrar edildi. Bizansın
asıl derdi Kudüs’ü değil, Anadolu’da kaybettiği yerleri geri almaktı.
Böylece, ihtirasların kesiştiği noktada yüzbinlerce kişi yollara
döküldü. Birinci Haçlı Seferi, halkın ve devlet ehlinin olmak üzere iki
kısma ayrılır. Birinci kısım heyecana gelerek kılıç kuşanmış başıbozuk
halk takımıydı. Yukarıda da belirtildiği gibi, aralarında her tür insan
vardı. Almanya’dan çıkan böyle bir grup, Haçlı muharebelerinin her
günahı affettireceğine inandırıldıkları için, yol boyunca en büyük
hayâsızlıkları, günahları ve cinayetleri işlediler.
Başlarına da kendileri gibi serserileri geçirerek “Müslümanlarla
savaşmadan evvel, Yahudileri yok etmek lazımdır” deyip, yolda
karşılaştıkları Yahudileri toptan öldürdüler. Hususan Pierre
Lermite’nin hitabetiyle heyecana gelen kalabalıklardan müteşekkil olan
bu beş kısımlık ordunun üç kısmi yolda Macarlar tarafından darmadağın
edildi. Diğer ikisi de Bulgarlarca hırpalanmasına rağmen, İstanbul’a
ulaşmayı başardılar. İmparator Alexius, bu yağmacı ve serseri takımını
hemen Anadolu’ya geçirdi. Asıl düzenli ve sistemli Haçlı ordusu 1096
Mart’ından başlayarak yola çıktı. Çoğunlukla şövalyelerden oluşan
gruplar, aynı yılın sonlarına doğru, kara ve deniz yoluyla gelip
İstanbul’da toplanmaya başladılar. Bunların sayılan 300 ila 600 bin
arasında tahmin edilir.
Bizans İmparatoru Alexius yaptıklarından pişman idi, ancak başına
belayı almış, yüzbinlerce şövalyenin İstanbul’da toplanmasına sebep
olmuştu. Bundan sonraki politikası Haçlılara yardım değil; şerlerinden
ülkesini korumak şeklinde oldu. Bizans halkı bu Katolik Avrupalıları
hiç sevmediği gibi, Haçlılar da Bizanslılar’ı düşmanları arasında
saydılar.
O sırada Selçuklu Sultanı Berkiyaruk, Horasan’da çıkan isyanlar ile
meşguldü. Suriye Beyi, Alparslan’ın Oğlu Tanış’ın vefatında sonra
oğulları birbiriyle harbedip, sonunda biri Şam’da, biri Halep’te
kalmıştı. Bağisyan da Antakya kumandanı idi. Hâsılı, Kılıçarslan
Haçlılar’a karşı yalnız kalmıştı.
Haçlılar’ın İznik’i almasından sonra Kılıçarslan, Anadolu’ya dönerek
toparlanmaya çalıştı. Haçlılar da eski ticaret yollarını izleyerek
Anadolu içlerine doğru yürüyüşe geçtiler. 1 Temmuz 1097 tarihinde
Kılıçarslan, Eskişehir (Doryaeum) yakınlarında Haçlı ordusuna ani bir
baskın düzenledi. Haçlılar bir an şaşırdılar, lakin zırhlı
şövalyelerden oluşan düşmanı yenmeye imkân yoktu. Daha fazla kayıp
vermemek için geri çekildi ve yıpratma savaşlarına başladı.
Kılıçaslan’ın bundan sonra bir daha esaslı bir şekilde Haçlıların
karşısına çıkamayışı, henüz yeni kurulmuş olan ülkesindeki kaosa
bağlanır. Zira Haçlı yürüyüşüyle birlikte ülkenin hemen hemen her
yanında isyanlar ve hususan komşu devletlerin tehditleri vardı.
Selçuklu Beyleri’nin Konya Ereğlisi (Heraclea) yakınlarında karşı durma
teşebbüsü de bir netice vermedi ve Haçlılar bugünkü Çukurova’ya
indiler. Bu yürüyüş sırasında, Haçlılar’ın arasında bulunan yaşlı ve
hastalar ilgisizlikten ölüyor, ilgilenen olmadığı için yollara
terkediliyorlardı...
Burada, Ermeni ve Suriyelilerin (Müslüman olmayanlar), Birinci Dünya
Savaşı’nda olduğu gibi Türk İslam ordularını arkadan vurduklarını da
belirtmek lazımdır! Çok yerde İslam orduları, Haçlılar ve yerli ihanet
unsurları arasında iki ateş arasında kalmışlardır. Ancak, Hristiyan
liderler bu halklara karşı vefa ve teşekkür hissetmeye bile lüzum
görmediler. Hatta, akıl almaz ihanetlerde bulundular. Mesela, Haçlı
liderlerden Baldwin, Urfa (Edessa)’yı elinde bulunduran Ermeni Beyi
Toros’un hoşamedisiyle, ana orduyu bırakıp bu şehre gitti. Bir süre
sonra da Toros’u öldürerek yerine kendisi geçti ve bir kontluk kurdu.
Bundan sonra, sayısı 200 bin civarındaki Haçlı ordusu Antakya’ya
yöneldi. Antakya’daki asker ve bir kısım halk dışında nüfusun tamamına
yakını Hristiyan unsurlardan oluşuyordu. Oldukça müstahkem bir kalesi
ve savunma imkânları vardı. Nitekim güçlü Haçlı ordusu Antakya
önlerinde uzun zaman durakladı. Lakin bir Ermeni dönmenin ihanetiyle
kale kapıları Haçlılara açıldı ve şehir düştü. Haçlılar şehirde bulunan
Müslümanları kılıçtan geçirirken meramını anlatamayan çok sayıda
Hristiyan da onlarla birlikte öldürüldü.
Bu arada Antakya’nın yardımına koşmak için Selçuklu beyleri arasında
geçici bir anlaşma sağlayarak güçlü bir ordu toplayan Musul Beyi
Kürboğa, ancak şehir düştükten sonra yetişebildi. Karşısında büyük bir
ordu buldu. Esasında kendi ordusu da kuvvetliydi. Ancak, beylerin ve
kumandanların arasında ihtilaflar ve hatta düşmanlıklar vardı. Kendisi
de gururu yüzünden etrafındaki birçok kimseyi küstürmüştü. Nitekim,
beyler savaşa girmeyerek bir bir savuşup gittiler. Dolayısıyla
Kürboğa’nın kuşatması başarılı olamadı. Neticede Hristiyanlar’ın huruç
hareketiyle de yenildi ve bölgeyi terketti.
Antakya’da durumlarını güçlendiren Haçlılar, bundan sonra çevreye
tecavüz etmeye başladılar. Suriye’nin batısındaki birçok şehir
Haçlılar’ın eline geçti ve buralarda emsali görülmemiş katliamlar
irtikab edildi. Mesela, Frank lider Raymond, Maarratün Numan şehrini
işgal ederek 100 binden fazla Müslümanı kılıçtan geçirdikten sonra,
şehri ateşe verdi. Fakat Haçlı ordusu aynı civarda büyük bir salgına ve
açlık illetine tutuldu. O günlerin şahidi bir Haçlı, durumu şöyle
anlatır:
“Öylesine kıtlık vardı ki, adamlarımız bir süre önce öldürdükleri
kimselerin butlarından parçalar kopartıp; ateşte kızartı yor ve daha
tam pişmeden vahşi ağızlarıyla eti silip süpürüyorlardı”
Yine el-Bara şehrinde büyük küçük, kadın ve erkek bütün şehir ahalisi
kılıçtan geçirildi. Hayfa’da şehri savunan Müslüman askerler ve şehir
ahalisi, ortaya dikili bir Haç etrafında kendileri için emin bir yer
olduğu söylenerek toplatıldı ve akabinde merhametsizce kılıçtan
geçirildi. Trablus’taki katliamı ise, sefere katılan ve bir şövalye
olan Gestafrankorum’un yazarı şöyle anlatıyor: “Adamlarımız onları dağıttı ve birçoğunu öldürdü. Şehirde içeceğimiz suların bulunduğu tanklar kan ile kirlenmişti.”
Suriye coğrafyasını kana bulayan Haçlılar, daha sonra toplanarak
Kudüs’e yürüdüler ve 5 Haziran 1099’dan itibaren Kudüs’ü fiilen
kuşattılar. Şehirde çok iyi bir savunma hazırlığı yoktu. Çünkü,
Mısır’dan gelecek takviyeye güveniyorlardı...
Kuşatma bir aydan fazla sürdü. Bu süre zarfında Haçlılar bildikleri
bütün teknikleri kullanarak, her yönden şehre saldırdılar. Başta Pierre
Lermit olmak üzere, papazlar ve rahipler ordunun arasında geziyor,
kışkırtıcı konuşmalar yapıyorlardı. Haçlı ordusu asıl morali İngiliz ve
Cenevizliler’in yardım filolarının Yafa limanına ulaşmasıyla
kazandılar. Bu yardımla çok güçlenmişler, kayıplarını telafi etmişlerdi.
Hristiyanların mancınıklarla duvarları tahrip ederek, hemen
başlattıkları saldırıya, Müslümanlar hususan, Rum ateşi(grajuva) ile
karşılık veriyorlar, bu suretle iki taraftan da büyük kayıplar
oluyordu. 15 Temmuz sabahı Haçlı ordusunun başlattığı büyük bir saldırı
neticesinde, İslam savunması kırıldı ve merdivenlerle surlara çıkan
şövalyeleri kapıların açılmasıyla şehre dolan diğer askerler izledi.
Artık savunmaya imkân yoktu ve bu suretle Kudüs düştü.
Müslümanlar, Süleyman Mabedi çevresine, Museviler de kendi
sinagoglarına sığındılar. Fakat Haçlılar bu insanları kendilerinin de
kutsal saydığı yerlerde öldürmekle kalmayıp herşeyi yağmaladılar. O gün
Kudüs’te 70 bin kişinin katledildiği rivayet edilir.
“Katliam korkunçtu. Öldürülenlerin kanları sokaklarda akıyor,
atıyla gezenlerin üzerine sıçrıyordu. Akşam karanlığında Haçlılar,
sevinçten haykırarak(!), kiliseye geldiler ve kana bulanmış ellerini
beraberce ibadet için uzattılar”.
Görüldüğü gibi Haçlılar yaptıkları barbarlıkları iftiharla
anlatabilmektedirler. Sırf bu bile, yalnız savaşa katılanların değil,
bütün bir Avrupalının insaniyetten ne derece uzak olduğunu ispat eder.
Bu konuda yine Gesta’nın yazarının ifadesi şöyledir: “Böyle
bir katliamı o güne kadar hiç kimse ne duymuş, ne de görmüştü. Ölüler
piramitler şeklinde yığınlar haline konarak yakıldı. Sayılarının ne
olduğunu ancak Allah bilir”
Kol, bacak ve kelle yığınlarına şehrin hemen her sokağında, her
meydanında rastlanabilmekteydi. Müslüman ve Musevi hiç kimse bu
katliamdan sağ kurtulamadı.
Zamanında İslam’a omuz veren Selçuklu Türkünü düşman bilip, en kötü
zamanında bile yardıma yanaşmayan Mısır Şii Fatimi Devleti’nin aklı
sonradan başına geldi. Güya Kudüs’ü geri almak için gönderdikleri bir
ordu Askalan mevkiinde kendisinden sayıca az olan Haçlı ordusundan bir
gruba fena halde yenildi ve bir daha bu işe teşebbüs edemediler.
Kudüs, ta Selahaddin Eyyubi ufuklarda belirinceye kadar bir matem
devrine girmişti. Bir insan ömrü kadar olan esaretinin bu mukaddes
şehir için yüzyıllar gibi olduğuna şüphe yoktur. Yürekleri sızlatan bu
esareti ahir zamandakine denkti ve bugün olduğu gibi o gün de bütün
İslam dünyasını derin bir acıya garketmişti. Hasının Hristiyan veya
yahudi olması birşeyi değiştirmiyor. Çünkü, zulme uğrayan hep Müslüman.
Böyle olduğu halde hala Batı’nın simsarlığını yapanlara veyl olsun
diyoruz ve Işık Adamı şu sözleriyle “sadakte” diyerek yad ediyoruz: “Ey
bu vatan gençleri, Frenkleri taklide çalışmayınız!... Ayâ, Avrupa’nın
size ettikleri hadsiz zulüm ve adavetten sonra, hangi akıl ile onların
sefahat ve batıl efkarına ittiba edip, emniyet ediyorsunuz.”
KAYNAKLAR
1- Ernest Barker, The Crusades, Oxford Un. Press, London, 1949
2- James A. Brundage, Medieval Canon Law and the Crusader, Wisconsin Un. Pres. London, 1969.
3-Thomas Fuller, The Historie of the Holly Wame,
4- Ahmet Cevdet Paşa. Kıssas’ı Enbiya, C. 5,
5- Gesta Frankorum, The Deeds of the Franks, edited by Rosalind Hill London Universty.
6- K. Enbiya, s. 182 Kültür ve Turizm Bak. Yay. 1985
7- Pr. Dr. Philip K. Hitti, Siyasi ve Kültürel İslam Tarihi, Çev. Pr. Dr. Salih TUĞ, Boğaziçi Yayınları, Cilt 2,
8- Raimundus de Agiles, Historiak Frankorum qui ceperunt Jarusalem .
9- Lem’alar, 17. Lem’a, 4. Nota
|
|
Tarih: 18.02.2008 Hit: 55
|
|
Günün Hadis-i
Şerifi |
|
Ölümden önce hayatının, hastalıktan önce
sağlığının, meşguliyetinden önce boş vakitlerinin, ihtiyarlığından
önce gençliğinin, yoksulluğundan önce zenginliğinin kıymetini bil.
|
|
Günün Duası |
Ey Rabbim! Girişeceğim her işe
doğruluk ve içtenlik üzere girmemi, bırakacağım her işten de doğruluk
ve içtenlik göstererek çıkmamı sağla ve bana katından destekleyici bir
güç bahşet!
Âmîn... Âmîn... Âmîn... |
|