|
İstatistikler |
|
Üye
sayısı: 3.643
Portal Konu sayısı: 12
Portal AltKonu sayısı: 93
Portal Yazı sayısı: 930
Forum başlıkları: 46
Forum konuları: 3.246
Forum mesajları: 11.816
Sayfa izlenimi: 642.750
Bugünkü sayfa izlenimi: 1.099
En son üyemiz: kurtuluş
Sayfa oluşum süresi:xx
Gösterim süresi: xx
İp adresiniz: 38.103.63.18
|
|
Halidiye.com | Bir Medeniyetin İbretli Sonu : Babil
Bir Medeniyetin İbretli Sonu : Babil
Bir Medeniyetin İbretli Sonu : Babil
Tarık ÇELİK
|
|
Tarihî bir şehir olarak Tevrat, İncil ve Kur'an'da da geçen Bâbil
şehrinin, ismi kadar hakkında anlatılanlar da yüzyıllardır insanları
meşgul ediyor. Günahkarlığın, refahın en üst seviyede olduğu şehir
olarak adlandırılan, Bâbil'in asma bahçeleri veya Bâbil kulesi, tarihe
geçen kavramlar olarak biliniyor.
Bir zamanlar en ihtişamlı dönemini yaşayan şehir, Yeremiah peygamber'in
şu ikazıyla gelişme çizgisini kaybediyordu. "Bâbilde bundan sonra çöl
hayvanları ve yabanî köpekler iskan edecek, sokaklarında ve şehirde
artık hiç kimse oturamayacak."
Gerçekten de Tevrat'ta anlatılan bu durum, aynen gerçekleşiyor ve
tarihin karanlıklarına gömülen şehir. İlk defa arkeolog Robert Koldevey
tarafından bulununca kazılmaya başlanıyor. Şehir, kazıldığı döneme
kadar toprak altında kaybolmuş haldeydi. Bâbil'in yakınında, bu şehrin
kalıntılarıyla inşâ edilmiş birkaç yerleşim yeri bulunurken, Bâbil
şehri çıplak gözle görülemediği gibi, yerin yirmi metre altındaydı.
Arkeologlarca da merak edilen, bir zamanlar bir milyon kişinin yaşadığı
rivayet edilen böyle bir merkezin nasıl yok olduğuydu. Şehrin
gelişiminde esas rol oynayan âmil, o dönemde "Puratta" denilen bugünkü
Fırat ve Fırat'a paralel akan Dicle nehirleri bu bölgede insanlığın ilk
medeniyetleri kurmasına sebep olmuştu. Çok bereketli ve verimli olan bu
topraklar "Mezopotamya" yani iki nehir arasında manasına geliyordu.
Ancak Fırat nehri o dönemde, bugünkü gibi, Ren ve Tuna nehirleriyle
kıyaslanacak durumda değildi. Fırat, bazı bölgelerde, bugünkü
nehirlerden farklı olarak, çeşitli kollara ayrılıyor, daha sonra tekrar
aynı kollar, nehrin akış yönü boyunca birleşiyordu. İşte Fırat'ın bu
kollarının bulunduğu noktalarda ilk kavimler yerleşmeye başladı.
Bunların arasında Sümerler ve daha sonraki Sami toplulukları en
tanınmışlarıdır. Bâbil şehrinin adı ilk defa, Bâbila olarak bir Sümer
yazılı belgesinde ortaya çıkarken, şehrin pek de büyük olmadığı
biliniyor. Mesela M.Ö 6000'1i yıllara dayanan Ninova şehri, veya bugün
dünyanın en eski şehri olarak bilinen Yeriho, M.Ö onbinli yıllara
tarihleniyor. Bâbil bu şehirlerle kıyaslanırsa orta büyüklükteki bir
yerleşim merkezi olarak tarif edilebilir. Ancak Bâbil'in neden bu kadar
meşhur olduğu sorusu sahip olduğu bazı özelliklerle açıklanabilir.
Bâbil ilk defa Amurri kralı Sumusbum tarafından alınarak, tarihî
uykusundan uyandırılıyor ve başkent haline getiriliyordu. Amurriler,
tarihte daha sonra Germenler'in Roma İmparatorluğu'nda yaptıkları gibi,
yağmacı göçebe bir kavimdi. Bâbil'in yeni hâkimleri kente "Babilum"
yani Sâmi dillerinde "Tanrı'nın kapısı" adını verdiler. Sonraki
yıllarda Bâbil Amurrilerin idaresinde daha büyük önem kazanmaya
başladı. Tâ ki M.Ö 1894-1830 sırasında Hammurabi adında biri, tahta
çıkıp birbirine rakip kabîleleri, birleştirinceye kadar. 38 yıllık
saltanatı süresince Bâbil, Hammurabi'nin güney Mezopotamya'ya hâkim
olmasıyla tapınaklar, resmî binalar, tahkim edilmiş sokaklar, süslü
taçkapılar ve kalın şehir surlarıyla çevriliyordu.
Şehir, askerî gücü yanında coğrafî olarak, Fırat ve Dicle'nin
birleştiği su yollarıyla önemli bir ticaret noktasında bulunuyordu.
Ortadoğu'nun en önemli ticaret yolları da Bâbil'in yakınında
kesişiyordu. Ancak tarihin bir cilvesi olarak, Hammurabi kendi adıyla
anılan kanunnameleriyle tanınırken, Mezopotamya'da birçok yerde kazı
yapan arkeologlar, mahkeme kayıtlarını da ihtiva eden çivi yazısı
tabletleri buldukları halde, Hammurabi kanunlarından hiç
bahsetmemekteler. Bâbil şehrinden ve Hammurabi döneminden, Fırat
nehrinin yataklarını devamlı değiştirmesi sebebiyle, pek bir kalıntı
kalmadı. O tarihteki çağdaş krallıklarda olduğu gibi, Hammurabi'nin
hanedanlığı ortalama üçyüzyıl sürdü. Daha sonra sırasıyla Hititler,
Kasitler, Elamiler ve Bâbil'de yaşayanlarla akraba olan Asurlular
bölgeye hakem oldular. Bütün bu istilalar süresince, Bâbil kuşatılıp,
tahrip ediliyor, tekrar îmar edildikten sonra bir başka istilacı kavim
tarafından yerle bir ediliyordu.
Bâbil şehrinde, İştar, Ereşkigal, Marduk (Baal) Nabu, Hadad ve Tammuz
gibi putlara da tapılıyordu. Şehir M.Ö 16. yüzyıldan itibaren bin
yıllık bir süre içinde çöküş dönemine girmişti. M.Ö 6. yüzyıla doğru,
tarihin ünlü asma bahçelerinin ve Bâbil kulesinin ortaya çıktığı
sanılıyor. Antik dönemde 612 tarihinde, adı Nabukadnezar olan bir
Kaldeli kral, Ninova adlı şehri bir daha yeniden kurulmayacak şekilde
tahrip ediyordu. Ninova ile birlikte bütün Asur devleti tarihten
siliniyordu. Kendisinden sonra tahta geçen ve 43 yıl devletin başında
kalan 2. Nabukadnezar, Tevrat'ta Tanrı'nın kırbacı olarak
isimlendiriliyordu. Bahsedilen kral, M.Ö 587 yılında, Kudüs'ü
yıktırdığı gibi, Yahudileri sürgüne gönderdi.
Ancak Nabukadnezar bu icraatı yanında, Bâbil'i yeniden îmar
ettirmesiyle de meşhur. Ünlü tarihçi Herodot, bu tarihten yüzyıl kadar
sonra Bâbil için, "yeryüzündeki en güzel şehir" ifadesini kullanıyordu.
Dünyanın o dönemde en önemli merkezlerini gezen birisi olan Herodot'un
bu ifadesi şehrin önemini daha da arttırıyor. Nabukadnezar'ın Bâbil
şehri, arkeologların bilgilerine göre, 8,5 km karelik bir alanı
kaplarken, kesin olmasa da yine tarihçilere göre, şehirde yarım milyon
insanın yaşadığı aktarılıyor. Her yükselişin bir zevali olur kaidesine
bağlı olarak, diğer ünlü şehir merkezleri gibi, İncil'in
"ilhamlar"ında: "dünya fâhişelerinin ve iğrençliklerinin anası" olarak
isimlendirilen Bâbil'in ve Allah'ın insanlara bildirdiği yolun dışına
çıkanların fecî sonu bu şehirde de ibret sahnesi halinde yaşandı. Roma
Pompei, Lut gölü civarı, Sodom, Gomore ve Bâbil en ileri derecede iskân
edilirken, putperestliğin her çeşidi de tevhîdin yerini almaya
çalışıyordu. Bu duruma en iyi örnek bir zamanların Mekke'sindeki 360
put gibi, Bâbil'de de çeşitli hayali tanrılar adına 53 ayrı tapınak
bulunuyordu. Bu tapınakların dışında Tanrı Marduk adına kurulmuş 55
kurban yeri mevcutken, diğer çeşitli putlar adına 1300 sunak vardı.
Kur'ân-ı Kerim'de açıklanan "Biz hiçbir kavme bir uyarıcı (Peygamber)
göndermedikçe onlara azap etmeyiz" âyeti burada da tahakkuk ediyordu.
Bâbil'in en geliştiği dönemde dört ayrı kalın duvarla düşmanlara karşı
korunduğu şehir surları içinde de 24 ayrı sokağın varlığı biliniyor.
Fırat'ın iki kıyısında kurulan Bâbil, antik dönemin ilk taş köprüsüne
sahip şehir olma vasfını da kazanıyordu.
Kendilerine gönderilen peygamberleri alaya alan, önceki vahşi ve
insanlık dışı hayatlarını sürdürmekte ısrarlı olan diğer kavimler gibi
Bâbil halkı da Tevrat, İncil ve en son ilahî kaynak Kur'ân-ı Kerim'de
anlatılan putperest kavimler gibi, yerle bir olup tarihin
karanlıklarında yok oluyorlardı.
Arkeologlar açısından enteresan olan nokta, antik dönemin bu şehrinin
bütün ayrıntılarının fazlasıyla bilinmesiydi. Kazılardan çıkarılan çivi
yazılı kil tabletler, şehir hakkında o kadar detaylı bilgiler veriyordu
ki arkeologlar, bu şehrin planını dahi çıkarabildiler. Şehre kuzey
istikametinden gelen ziyaretçilere Bâbil, bütün mimarisiyle tesir
ediyordu. Ziyaretçilerin bir kısmını oluşturan tüccar ve tapınak
müdavimlerinin gözüne ilk çarpan bina, surların içinden yükselen İştar
kapısıydı. Saddam'ın aynı büyüklükte bir benzerini yaptırdığı İştar
kapısı şehrin sekiz ana giriş kapısından birini teşkil ediyordu. Şehrin
koruyucu tanrıları adına 575 adet boğa ve ejderha tasvirleri, kapıyı
boydan boya süslüyordu. Alman arkeolog Robert Koldevey harabe halindeki
Bâbil'in kalıntıları içinde bozulmamış haldeki İştar kapısını ilk bulan
kişiydi. Irak hükümeti bugün bu kapının kendilerine ait olduğunu
açıklasa da, dünyanın diğer tarihi merkezlerinden kaçırılan antik
eserler gibi, İştar kapısı da taş taş sökülerek, Berlin müzesine
kaçırıldı. Bu kapı bugün geçmişin putperestlik karanlığını hatırlatan
sessiz şahitlerden biri olarak, Berlin müzesinde ziyaretçileri hayrete
düşürüyor. Şehrin ikinci dikkat çeken binası ise tarihte çok bilinen
meşhur Bâbil kulesiydi. Kule 91 m. yükseklikte olduğu gibi, Herodot'un
anlattığına göre, sekiz katlıydı. Aslında bugünkü arkeolojik bilgilere
göre, kulenin yedi katlı olduğu tesbit edilmiştir. 1875'de bulunan bir
çivi yazısı tabletine göre. "Ziggurat" adı verilen bu kulenin bütün
ölçüleri biliniyor. Kulenin temel kısmı 90x90 m boyutlarındaydı. Şehrin
îmarında kullanılan ağaç malzemenin Lübnan'dan getirilen sedir olması
ayrı bir özellik. Binalarda kullanılan güneşte pişirilmiş tuğlaların,
daha sonra çevredeki yerleşim merkezlerinde kullanıldığı tesbit
edilmiş. Bâbil terkedildikten sonra milyonlarca kerpiç civarda
oturanlar tarafından yeni kurulan evler ve binalar için taşınmış. Bugün
Bağdat şehrinde bile bu kerpiçlerden bazıları tesbit edilmiştir. Bir
ara Persler'in hakimiyetine geçen Bâbil, daha sonra Büyük İskender'in
Persleri nihai yenilgiye uğratmasıyla ikinci defa el değiştiriyordu.
Bâbil halkı İskender'i II. Nabukadnezar ilan ederken, şehrin yeni
hakimi, o güne kadar dünyanın neredeyse yarısını ele geçirmiş olduğu
halde, Bâbil'de yakalandığı sıtma hastalığından ölüyordu. Bu olaydan
sonra şehrin günleri sayılıydı. Halkın çoğu diğer şehirlere
nakledilirken, Marduk kültü (Put) önemini kaybediyordu. Yunan
coğrafyacı Strabon'a göre, Bâbil birinci asrın sonunda artık hiç
kimsenin yaşamadığı terkedilmiş bir şehirdi. İçinde yaşayanların binbir
türlü günahı irtikap ettikleri Bâbil böylece tarihin karanlıklarına
gömülürken, Kur'ân-ı Kerim'deki şu âyetler tarihin bu karanlık
cephesine yeni bir ışık getiriyor: "Yeryüzünü gezin ve Allah'ı inkar
eden kâfirlerin âkıbetinin ne olduğunu görün, o şehirlerden geriye
kalanları, sizin geçtiğiniz yollar üzerindedir." Aslında keşke, her
harabeye, yıkılan her şehre bu gözle bakabilsek, geçmişte yaşananlardan
ibret alabilsek, bugün aynı hatalar belki de hiç yaşanmazdı. Oysa
asrımızda öylesine bir hayat sürdürenler var ki Bâbil veya Roma halkı
onları görse utanırlardı.
|
|
Tarih: 18.02.2008 Hit: 72
|
|
Günün Hadis-i
Şerifi |
|
Ölümden önce hayatının, hastalıktan önce
sağlığının, meşguliyetinden önce boş vakitlerinin, ihtiyarlığından
önce gençliğinin, yoksulluğundan önce zenginliğinin kıymetini bil.
|
|
Günün Duası |
Ey Rabbim! Girişeceğim her işe
doğruluk ve içtenlik üzere girmemi, bırakacağım her işten de doğruluk
ve içtenlik göstererek çıkmamı sağla ve bana katından destekleyici bir
güç bahşet!
Âmîn... Âmîn... Âmîn... |
|