|
İstatistikler |
|
Üye
sayısı: 3.665
Portal Konu sayısı: 12
Portal AltKonu sayısı: 93
Portal Yazı sayısı: 949
Forum başlıkları: 46
Forum konuları: 3.347
Forum mesajları: 12.117
Sayfa izlenimi: 657.747
Bugünkü sayfa izlenimi: 3.664
En son üyemiz: gülizarıhacegan
Sayfa oluşum süresi:xx
Gösterim süresi: xx
İp adresiniz: 38.103.63.18
|
|
Halidiye.com | Mehmetçikten Ölümsüz Mektuplar
Mehmetçikten Ölümsüz Mektuplar
Mehmetçikten Ölümsüz Mektuplar
İbrahim REFİK
|
|
Tanpınar, “Mazisiz bir hâl tasavvur edilebilir fakat mazisiz bir gelecek tasavvuru imkânsızdır” derken istikbalimizin köklerde olduğunu ne güzel vurguluyor. Evet, bizim köklerimiz, son asırdaki talihsiz “kökü inkâr”
sadmesine rağmen hâlâ toplumumuzun hafızasında ter ü taze canlılığını
korumaktadır. İstikbalimize uzanan ışık kaynağı mazimizin köklerinden
kaynak bulduğundan zaman ve hadiseler okyanusunda sürüklenen bizler, bu
köklerimize yapışıp tarih şuuru ile şuura eremez isek istikbal adına
hep sahil arar dururuz.
Bu düşünceden hareketle, bundan tam 82 yıl önce Çanakkale’de inanılmazı inanılır yaparak “vatan” adını verdiğimiz bu topraklan kanlarıyla tapulayıp bize devreden “Mehmetçik” adlı namsız yiğitleri hayırla yâdetmek en azından bir vefa borcu olduğu kanaatini taşıyoruz.
Hele hele, “moda” “demode” “in” “out” “yükselen değerler” gibi batı düşünce ve değer normlarıyla kalbini ve zihnini uyuşturarak bir “kültür Çernobili” yaşayan “geleceğimizin emanetçileri” gençliğimizi bir nebze olsun şuura uyarabilirsek ne bahtiyarlıktır bize...
1915 yılı Türk tarihinin alnına şeref ve şehamet damgası vuracak bir mucizeye gebedir.
18 büyük zırhlı, 14 torpido, korvet ve 6 denizaltıdan oluşan dünyanın
bu en kudretli deniz canavarları üç saf halinde Marmara’dan Çanakkale
Boğazı’na doğru ateş kusmaya başlarlar.
Tarih 18 Mart 1915 Perşembe’yi gösterdiğinde, gururları ve kibirleri
silahlarından daha güçlü olan bu İngiliz ve Fransız donanması
kendilerinden o kadar emindi ki, boğazdan bir turistik seyahat
yaparcasına geçeceklerini sanmışlar, hatta mağrur Londra, İstanbul’daki
Amerikan büyükelçisine üç gün sonrası için randevu bile vermişti.
Fakat gelin görün ki, Abdülhak Hamid’in:
‘Bildin mi bugün haddini ey düşmen-i mağrur
Ey düşmen-i hayretzede ey düşmen-i makhûr
Gördün mü ki Türk ordusu isterse, edermiş
Alçakları bir kat daha alçaltmaya mecbur’
dediği gibi, mukaddeslerin, mazinin, harsın, hürriyetin ve emniyetin en
emin muhafızı olan Mehmetçik tarifi imkânsız bir cenk hırsı ile
unutulmaz destanlarından birini daha yazar ve “Gökten ecdad inerek o pak alınları bir kez daha öper.”
“Tek dişi kalmış canavar’ın” bu ölüm kusan makineleri
karşısında vatanın bir karış toprağını kâfir postalına çiğnetmemek için
harman gibi savrulmayı göze alan Anadolu’nun bu gözü pek yiğitleri,
akıttıkları oluk misal kanlar ile şehadet şerbetiyle nasiplenip “Peygamberimizin ağuşuyla”
şereflenirler ve o kan seylâpları da, ileride gelecek ‘Cennet-asâ bir
bahar’ın habercisi olan tohumları sulayıp filizlendirirler.
Köleliğe alışmamış bu bağrı yanık Mehmetçiklerin pervasızca ateş ile
sarmaş dolaş olmaları akıl alacak şey değildir. Zaten almamaktadır da.
Hâdiselerin müşahidi Alman Mareşali Liman von Sanders, gördüklerini
bütün samimiyetiyle şöyle dile getirir;
“Çanakkale’yi bir asker olarak anlatmak imkânsızdır.
Çelikten, manevî kudretten, vatan aşkından bir insan yapısı ne
demektir? Bu sualin cevabı, işte bu gösterişsiz, mütevekkil ve sessiz
Anadolu çocuğunun kendisiydi. Saadet, Türklerle beraber aynı safta
döğüşmektedir. Bu şerefi ömrümün sonuna kadar taşıyacağım.”
Evet Çanakkale geçilemez... Hristiyan Avrupa, Müslüman Türkten
beklemediği ve ummadığı bir sille yemiştir. Üç ay içinde koca Rumeli’yi
kaybeden yılgın Türk ordusu, şimdi dünyanın en kahir kuvvetlerini
imanını siper ederek yüz geri etmiştir.
Peki “o dağ cesametiyle türkülere mevzu olan, destanlara renk
katan ve milletinin gönlünde, yüce burçlarda dalgalanan bayraklar gibi
huzurun ve emniyetin remzi haline gelen bu Mehmetçik” kimdir ve nasıl bir ruh taşımaktadır?
Bunu biraz olsun anlayabilmek için zaman makinesini geriye doğru
çalıştırıp o kan ve barut kokulu günlerin içine dalmak icab edecektir.
Öncelikle bu adsız ve namsız Mehmetçikler, o zamanki neslimizin en
güzide evlatlarıdırlar ve anaları onları cepheye gönderirken “vatanına, milletine ve mukaddesatına kurban olsun” diye ellerini kınalayıp cepheye uğurlamış, ardından da “bak haa, arkandan vurulursan sana hakkımı helal etmem” diye tembihlemeyi de ihmal etmemiştir.
Şuurları şehadete şartlanmış bu isimsiz kahramanlar başkalarının hayata
koşmalarına bedel, ölüme koşan bir ruh uyanıklığına sahiptirler. 19
Mayıs şafağında gözlerinizi Çanakkale üzerinde gezdirdiğinizde ilk
bakışta bir anlam veremediğiniz, oraya buraya dürülü kirlenmiş
çamaşırlar gözünüze ilişecektir. Biraz daha dikkat ederseniz eğer ölüme
bile bile lades diyen bu Mehmetçiklerin şehadete doğru hamle yapmadan
evvel Rablerinin huzuruna hem iç hem dış temizliği ile çıkmak için
çamaşırlarını değiştirdiklerini anlayacaksınız.
Gelin tablomuzu biraz daha müşahhaslaştıralım ve Kerevizde’de
Çanakkale’nin son şehitleri olarak tarihe geçen 62. Piyade Alayı’ndan
Üsteğmen Zahid’in karısına yazdığı vasiyetnameye nazar eyleyelim:
“.... Bu günlerde her zamankinden daha önemli muharebelere
gireceğiz. Bilirsin, her muharebeye giren ölmez. Fakat eğer ben ölürsem
sakın gam yeme... Beni ve seni yaratan Allah bizi nasıl dünyada
birbirimize nasib etti ise, benden şehitlik rütbesini esirgemediği
takdirde elbette, ruhlarımızı da birbirine kavuşturur. Vatan yolunda
şehit olursam bana ne mutlu. Ancak, sana bir vasiyetim var:
Birincisi, benim için kat’iyen ağlama... İkincisi, eşyamın listesi
ilişikte. Bunları sat, ele geçecek paradan ‘mihrini’ al, kalanı ile de
bana bir mevlüt okut. Eğer bunlar sana borcumu ödemezse hakkını helâl
et.”
Evet, Üsteğmen Zahid’in elbisesinden çıkan ve içinde mini mini
yavrusunun başından kesilmiş saç demeti de bulunan mektubunda bunlar
yazıyor.
Ya İstanbul Hukuk Fakültesi’nin son sınıfında iken gönüllü olarak
Çanakkale’ye koşan ve orada şehitlikle müjdelenen yedek subay namzedi
Ethem’in üzerinden çıkan ve anasına gönderemediği şu mektuba ne demeli:
“Valideciğim,
Dört asker doğurmakla müftehir şanlı Türk annesi. Nasihat-âmiz
mektubunu, Divriği ovası gibi güzel, yeşillik bir ovacığın ortasından
geçen derenin kenarındaki armut ağacının kenarında otururken aldım.
Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir kat daha takviye
etti...
..........................
O güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında, çamaşır yıkayan askerlerim
saf saf dzilmişler. Gayet güzel sesli biri ezan-ı Muhammedi okuyordu.
Ey Allahım, bu ovada onun sesi ne kadar güzeldi. Bülbül bile sustu,
ekinler bile hareketten kesildi, dere bile sesini çıkarmıyordu. Ezan
bitti. O dereden ben de bir abdest aldım. Cemaat ile namazı kıldık. O
güzel yeşil çayırların üzerine diz çöktüm ve dua ettim.
—Ey Ulu Allahım. Ey şu öten kuşun, şu heybetli dağların Halık’ı. Sen
bütün bunları Türklere verdin. Yine Türklerde bırak. Çünkü böyle güzel
yerler. Sen’i takdis eden ve Sen’i ulu tanıyan Türklere layıktır.
Ey benim Rabbim! Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri; ism-i celâlini
İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan
eyle ve huzurunda titreyerek, böyle güzel ve sakin bir yerde sana dua
eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin
ya, bütün bütün mahveyle.”
Yazmakla bitmeyecek bu asil ruhlular zincirinden son bir halkayı daha nazarınıza getirip bahsimizi nihayetlendirelim:
Çile Şairi’nin “Onu zafer arabasına bindirmek gerekseydi eline kamçı yerine yıldırım
vermek, arabasına at diye kasırgayı koşmak, başına da taç diye en parlak yıldızı oturtmak icab ederdi”
dediği bu aziz Mehmetçiklerden Bombacı Mehmet Çavuş’un tabur komutanına
yazdığı şu mektubun satırlarında ibretle ve hürmetle seyahat edelim
dilerseniz.
Mehmet Çavuş, “Bombacı” lâkabını düşman cenahından gelen
el bombalarının üzerlerine korkusuzca pike yapıp karşı tarafa
yollamakla almış bir er oğlu er. Mehmet Çavuş’un yaptıkları canına tak
eden İngilizler sonunda biraz cesaretlenip bombaları birkaç sayı
saydıktan sonra fırlatmaya başlamışlar. İşte böyle fırlatılan hain bir
bomba Mehmet Çavuş’un elinde patlayarak sağ elinin bileğinden kopmasına
sebep olmuş.
Yatağa bağlanıp kalmanın verdiği ızdırapla şöyle yazıyor Mehmet Çavuş komutanına:
“Komutanım, sağ kolumu kaybettim zararı yok, sol kolum var.
Onunla da pekâlâ iş görebilirim. Beni müteessir eden ve yine kıtama
iltihakla düşmanla çarpışmama mâni olan şey yaramın henüz kapanmamış
olmasıdır. Hastaneden kurtularak halen harbe iştirak edemediğim için
beni mazur görünüz, affediniz muhterem kumandanım.”
Mehmet Çavuş, o asillerden asil ruhuyla yılların ötesinden size nasıl
sesleniyor bilemiyorum ama yıldan yıla bile olsa, hatırlayıp ruhlarına
bir Fatiha göndermeyi aklımıza getirmediğimiz, Çanakkale toprağının
altında ter ü taze yatan bu vatan coğrafyasının asıl sahipleri olan
Üsteğmen Zahitlerin, yedek subay namzedi Ethemlerin, Bombacı Mehmet
Çavuşların ve daha nice isimsiz, namsız ve nişansız kahramanların,
gafletimize, hissizliğimize ve vefasızlığımıza bakıp da: “Sizi
gidi mirasyediler, biz kanlarımızı, köklerine ve değerlerine sırt
çevirip, kurtuluşu Hakk’a esarette aramayı unutmuş dünyaperest bir
nesil yetişsin diye mi akıttık” demesinden ürperiyor ve bütün bu
satırları okuyanları Fatihaya davet edip, içimden geçenleri Enis
Behiç’in şu dörtlüğü içinde terennüm ediyorum:
“Ne alçak görünür şu fâni hayat,
Baktıkça samimi uzletinize
Bir anda coşarak ağlarım; heyhat...
Günahkar gözyaşım layık mı size?..”
|
|
Tarih: 18.02.2008 Hit: 57
|
|
Günün Hadis-i
Şerifi |
|
Ölümden önce hayatının, hastalıktan önce
sağlığının, meşguliyetinden önce boş vakitlerinin, ihtiyarlığından
önce gençliğinin, yoksulluğundan önce zenginliğinin kıymetini bil.
|
|
Günün Duası |
Ey Rabbim! Girişeceğim her işe
doğruluk ve içtenlik üzere girmemi, bırakacağım her işten de doğruluk
ve içtenlik göstererek çıkmamı sağla ve bana katından destekleyici bir
güç bahşet!
Âmîn... Âmîn... Âmîn... |
|