|
İstatistikler |
|
Üye
sayısı: 3.642
Portal Konu sayısı: 12
Portal AltKonu sayısı: 93
Portal Yazı sayısı: 930
Forum başlıkları: 46
Forum konuları: 3.240
Forum mesajları: 11.807
Sayfa izlenimi: 641.920
Bugünkü sayfa izlenimi: 269
En son üyemiz: kaptanyamağı
Sayfa oluşum süresi:xx
Gösterim süresi: xx
İp adresiniz: 38.103.63.18
|
|
Halidiye.com | Emin Saraç Hocaefendi ile Söyleşi 1
Emin Saraç Hocaefendi ile Söyleşi 1
Soru: Hocam zatı âlinizin hem ilmi hayatınız hem de aile çevreniz dolayısıyla Sami Efendiyle, yakında kaybettiğimiz Musa Efendi ve özellikle Abdurrahman Hocaefendi ile teşriki mesaileriniz olurdu. Onların sizi etkileyen yönleri, hususiyetleri, hatıralarıyla ilgili bir sohbet yapmayı arzu ettik. Fakat önce ilim yolculuğunuzdan şöyle bir başlasak olur mu?
Emin SARAÇ: 1943'de İstanbul'a geldim. Babam bizi Çarşambalı Şeyh Ali Haydar Efendiye göndermişti.
Soru: Siz o zaman kaç yaşındaydınız?
Emin SARAÇ: Orası kalsın ama hafızlığımı bitirmiştim. Babamız bizi yani dört erkek bir de kız kardeşimizi öyle karanlık bir devirde hafız yaptı ki gayreti takdire değer. Babam, dedem Nakşi tarikatından Ali Haydar Efendi'nin şeyhi İsmet Efendi'nin Erbaa'daki hulefasından Bahrullah Efendi'ye müntesiplerdi. Dedem müderrislerdendi. Dedemin vefatı da ayrı bir hengamedir, onunla ilgili de bir-iki şey söyleyelim. Menemen hadisesi sırasında Türkiye'nin neresinde meşayihten bir zat varsa hapse atılmıştır. Mürettep bir hadise olduğu için bütün din adımları tehdit edilmiştir. Ahh... Çok hazin hikâyelerdir o tarafı. Babam da dedem de Menemen hadisesinde suçlanan zatları tanımadıkları, ilgileri olmadığı halde yine de 6'şar ay hüküm giymişlerdi. Hakimin sonradan ifade ettiğine göre bu hüküm onların Çorum'daki İstiklal Mahkemesi'ne gitmelerine engel olmuş. Dedem o üzüntüyle hapisten çıktıktan 3 ay sonra vefat etti.
Bizim evimiz tam bir Kur'an medresesi idi. Babam teheccüde kalkmanın bereketiyle soğuk kış gecelerinde dahi bütün aile efradını kaldırır, hepimize şefkatle davranır, o teheccüdünü kılarken biz abdestlerimizi alırız, sonra ders başlardı. Yazları evimizin arkasındaki bahçede Kur'an okuruz. Ortalık aydınlanırken bizim de gönlümüz aydınlanırdı. Seher vakitlerinden güneş doğuncaya kadar bütün aile Kur'an ile meşgul olurdu. Bir takım maddi sıkıntılar içinde yaşıyorduk fakat huzurluyduk.
İstanbul'da bizleri bazen Ali Haydar Efendi bazen de Fatih Camii Baş İmamı Ömer Efendi okuturdu. Ömer Efendi de Kelâmî Dergâhı müntesiplerindendi. Hatta 1944 veya 45 senelerinde Sami Efendi'yi onun evinde görmüştüm; zayıfça, vakur, güzel simalı, siyah sakallı bir zattı. Adetleri üzere koltuğa hep diz üstü otururlardı. Ömer Efendi gayet celâlli, Hz. Ömer meşrepli bir zat olmasına rağmen Sami Efendi'ye gayet müeddebâne bir şekilde davranırdı. Halbuki Ömer Efendi oldukça yaşlı, Sami Efendi ona göre genç bir kimseydi.
Ali Haydar Efendi ile Ömer Efendi'den başka Gümülcineli Mustafa Efendi, Muhaddis İbrahim Efendi gibi zaatlardan da ders okumaya devam ediyorduk.
Soru: Derslerinizi camide mi okuyordunuz efendim?
Emin SARAÇ: Fatih camiinde de evlerde de okuyorduk. Fakat hepsi gizlice oluyordu. Aşikâr olarak okumamız ne mümkün. Bir müddet de Silistreli Süleyman Efendi'den okudum. Onu hayırla yâd etmek lâzım, çünkü mürtedlere karşı çok gayzı vardı. Gayreti diniyyesine şehadet ederiz.
Soru: Bu tedrisat ne kadar devam etti hocam?
Emin SARAÇ: 8 sene devam etti. Ali Haydar Efendi'nin teşviki ile Mısır'a gidinceye kadar. Kendisi Şifa-yı Şerifin zevkini bana aşılayan insandır. Ondan Şerhi Akâid, Usulu fıkıh, Mirat okudum. Meclisi dersten ibaretti; her an istifade edilirdi, müstesna bir insandı. (Emin Saraç Hocaefendi bu sırada kalkıyor "Size Ali Haydar Efendinin nasıl çalışkan bir insan olduğunu göstermek istiyorum" diyor ve Dürer kitabının yanına Ali Haydar Efendi'nin el yazısıyla aldığı son derece güzel bir hatla yazılmış Osmanlıca notlarını gösteriyor.) Şifa-yı Şerifi okurken gözlerinden yaşlar nasıl süzülürdü bir görseniz. Hem ders mütalaası hem de maneviyat dersleriyle mezcedilmişti.
Sami Efendi Hazretleri kendisini ziyarete Çarşamba'ya geldikleri zaman ne kadar sevinçle karşılardı. İhtiram, muhabbet o kadar olurdu. Oturacağı yerleri düzeltir, hazırlanırdı. Kayınpederime de söylemiş ayrıca vasiyet de etmiştir; "Vefatımdan sonra evlatlarımı Sami Efendi'ye teslim edin" diye... Cenaze namazını da Sami Efendi kıldırmıştır.
Mısır'a gittiğimiz zaman Mustafa Sabri Efendi, Zahidü'l-Kevseri, İhsan Efendi hayattaydılar. Rabbimiz nasib etti, İstanbul'daki güzel bir muhitten Mısır'daki güzel bir muhite intikal ettirdi. Ezher'in lisesini okuduktan sonra Şeriat fakültesini bitirdim. Sonra kadılık mastırının bir senesini okuduktan sonra Abdunnasır'ın zulmüyle bırakmak zorunda kaldık. Gittiğimiz zaman Bağdat Oteli'nin 7-8. katlarını Kral Faruk bizlere tahsis etmişti. Abdünnasır gelince çıkartıldık. Biraderim Osman da Mısır'da yanımdaydı. Sonra Süleyman Demirel'in ısrarı ile siyasete atıldı milletvekili filan oldu ama yazık oldu. Şimdi vefat etti. Allah öbür tarafta yardımcısı olsun.
Soru: Mısır'da sizin yetişmenize katkısı olan hoca efendilerden bahsetseniz.
Emin SARAÇ: Zahidü'l-Kevseri hocamızın izniyle cuma günleri gider kendisinden ders okurdum. Vefatından 20 gün evvel bana icazet verdi ki benim için Ezher diplomasından daha kıymetlidir. Çünkü Zahidü'l-Kevseri Fatih silsileyi ilmiyyesine müntesiptir. Düzceli'dir ve Fatih dersiâmlarındandır. Mustafa Sabri Efendi'nin meclislerinden de ilimlerinden de istifade ettik.
Mısır'da 9 sene kaldık. Yaşadığımız bir "İlim hicreti" idi. Bu müddet zarfında İstanbul'a hiç gelmedik. Çünkü gelseydik dönemeyecektik.
Şeriat Fakültesine başladığım 1954 yılında Mısır'a gittikten 4 yıl sonra İstanbul'dan bir mektup aldım. Ali Haydar Efendi'nin huzurunda ittifak ile Yekta Efendi'nin kerimesini bize Ali Haydar Efendinin torununu da biraderim Osman'a uygun görmüşler. Şahsen bu mektuba üzüldüm, çünkü ilmi yönden önümde daha kat edeceğim uzun bir mesafe vardı. Niye önümüze bunu çıkarttılar diye bir müddet cevap bile veremedim.
Soru: Orada geçiminizi nasıl temin ediyordunuz efendim?
Emin SARAÇ: İlk gittiğimiz zaman oradaki Türk vakıflarının tahsis ettiği burslar ile ihtiyacımızı karşılıyorduk. Ecdadımızın hayır eli orada da imdadımıza yetişmişti. Sonra General Abdünnasır bütün vakıfları kaldırdı, bizlere çok cüzî burslar bağladı ama onunla da geçinme imkânı yoktu. Mısır'a ailemizden para gelmesi de çok uzun zaman alıyordu. Bir hayli sıkıntılar çekildi. Oradaki unutmadığım tatlı hatıralarımızdan birisi de; yokluk sebebiyle sık sık oruç tutmak mecburiyetinde kalışımızdır. Ama hamdü senalar olsun ki bir defa bile tahsilimi yarıda bırakmayı düşünmedim. Allah Teâlâ bir azimet lutfetti.
İstanbul'a geldikten bir müddet sonra düğünümüz oldu. Düğünümüzde çok muhterem zevât mevcuttu. Ömer Nasuhi Bilmen Efendi, Hulefai Esadiyye'den Sarıyerli Hacı Nuri ve Muhyiddin Efendiler, Topbaş ailesi varlardı. Şu anda Fatih meydanındaki Fatih heykelinin olduğu yerde kayınpederimin büyük bir evi vardı. Düğün oranın bahçesinde yapılmıştı.
Soru: Ali Yekta Efendiyi Mısır'a gitmeden önce tanır mıydınız?
Emin SARAÇ: Daima Ali Haydar Efendiye geldiği için tanırdım. Ali Haydar Efendi Yekta Efendi'ye "sağ gözüm" derdi. Kayınpederim Ali Yekta Efendi İstanbul müftü muaviniydi. Esad Erbili Hazretlerinin icazetli hülefasındandı. Bizim bundan haberimiz olmadığı gibi zevcesinin de haberi yoktu. Bir gün kitaplarını karıştırırken bu icazetini gördüm, kendisine sordum, bana: "O vazifenin sahibi Sami Efendi'dir, icazet o kitabın içinde öylece kalsın" dedi.
Türkiye'ye döndükten 6 gün sonra İsmail Ağa Camii'ndeki Cuma namazının akabinde Ali Rıza Sağman yanıma geldi ve yandaki şahsa "İşte aradığın genç budur, Ezher mezunudur" diyerek bizi anlattı. Meğer İmam Hatip Mektebi'nin bânîsi meşhur Celal Hocası imiş, etrafına "Ben artık Medine'ye gitmek istiyorum, yerime birisini bulun" diyormuş. Bana "Yarın İmam Hatip Mektebine gelebilir misin?" dediler. O zaman Cumartesi günleri de tedrisat vardı. Gidince Celal Hoca kendisine Hasan el Benna'nın damadı Said Ramazan Bey'den gelmiş bir mektup çıkardı ve okumamı istedi. Okuduk, sohbet edip ayrıldık. Ertesi gün Celal Hoca'nın sınıflarını bize verdiler. Bu gönlüme büyük bir teselli oldu. 60 ihtilaline kadar 3 yıl muallimlik yaptık. Askerliği ikmal ettikten sonra bizi Ankara Evkaf Müdürlüğü'nde bir imtihana tabi tuttular. Arapça ve Osmanlıca'yı rahat okuyacak kimseye ihtiyaçları varmış, herhalde nerede ne var tespit edip daha çabuk yok etmek için. Birkaç saat içerisinde Evkaf Müdürlüğüne tayinimizi çıkarttılar. Fakat ben burada çalışmaktan müteessir olmaya başladım. O kadar ağırıma gidiyordu ki ağlıyordum. Babam bizi karanlık gecelerde Kur'an-ı Kerim okuttu, şu kadar senedir gurbetlerde tahsil yaptım ki hepsi dine hizmet etmem içindi. Şimdi bu mahzenlerde haramilere malzeme hazırlamak için mi çalışacağım şeklinde düşüncelerle muzdarib oluyordum.
Hacı Bayram Camii'nde bir öğle namazında Mehmet Akif Aydın Bey'in babası hemşehrimiz Bedreddin beylerle karşılaştık. Bana "Biz hacca gidiyoruz hadi seni de götürelim" dediler. Birden kararımı verdim hacca gidecektim, işimi de bırakacaktım. Muameleleri başlattık. Diyanetteki arkadaşlar bana "Biz Müşavere Kurulunda 500 lira maaşla çalışıyoruz sen 900 lira alıyorsun" tarzındaki sözlerle beni vazgeçirmeye çalışıyorlardı. Bu minval üzere belki bir saat mücadele ettik. Sonunda içlerinden söze karışmayan birisi dedi ki "Arkadaşlar hac kapısı bir tanedir rızk kapısı bin tanedir, kardeşimiz gönlünü hacca hazırlamış, bırakınız" Bu söz bana o kadar tatlı geldi ki, Evkaf'taki işi öylece bırakıp yola çıktık. Yol boyunca, Medine-i Münevvere'de, Mekke-i Mükerreme'de, Arafat'ta hep dilimde şu dua vardı; "Ya Rabbi, hükümet tasallutundan uzak ulûmu şer'iyyeye hizmet etmek kapısını bana fetheyle" Elhamdülillah o hac başka bir hac oldu. Döndükten hemen sonra İlim Yayma Cemiyeti'nin Yüksek İslâm Enstitüsü talebeleri için ilk defa açtıkları yaz kursunda Ahmed Davudoğlu Hocayla birlikte tedrise başladık. Sonra İlim Yayma Cemiyeti'nde İsmail Niyazi Bey (Numan Kurtulmuş'un babası) bana bu tedrisi devamlı yapmamı teklif etti. Ve o günden bugüne kadar hayatım ilim tedrisi ile geçti elhamdülillah. Allah Teâlâ o yönden kapımızı açtı. Fatih medreseleri ulumu diniyye merkeziydi. Fatih'e kadar dayanan köklü bir geleneği vardı. Biz o derin alimlerin güzel insanların sonuncularına yetişebildik. Şimdi o hocalarımın vazifelerini uhdeme tayin edilmiş birisi olarak görüyorum. Yalnız başına olsam da ilim halkasını kurup tedrise devam ediyorum.
|
Tarih: 28.03.2008 Hit: 39
|
|
Günün Hadis-i
Şerifi |
|
Ölümden önce hayatının, hastalıktan önce
sağlığının, meşguliyetinden önce boş vakitlerinin, ihtiyarlığından
önce gençliğinin, yoksulluğundan önce zenginliğinin kıymetini bil.
|
|
Günün Duası |
Ey Rabbim! Girişeceğim her işe
doğruluk ve içtenlik üzere girmemi, bırakacağım her işten de doğruluk
ve içtenlik göstererek çıkmamı sağla ve bana katından destekleyici bir
güç bahşet!
Âmîn... Âmîn... Âmîn... |
|