|
İstatistikler |
|
Üye
sayısı: 3.620
Portal Konu sayısı: 12
Portal AltKonu sayısı: 93
Portal Yazı sayısı: 928
Forum başlıkları: 46
Forum konuları: 2.997
Forum mesajları: 11.061
Sayfa izlenimi: 620.266
Bugünkü sayfa izlenimi: 2.301
En son üyemiz: DEROO
Sayfa oluşum süresi:xx
Gösterim süresi: xx
İp adresiniz: 38.103.63.16
|
|
Halidiye.com | Batı'dan Asırlarca Önce Ruh Tababeti
Batı'dan Asırlarca Önce Ruh Tababeti
Batı'dan Asırlarca Önce Ruh Tababeti
Yusuf KARAOSMANOĞLU
|
|
Ruh tababeti tarihine göz gezdirdiğimizde bunun çok eskilere
dayandığını görürüz. Ancak çeşitli fikir akımlarının, içtimaî-iktisadî
ve siyasî doktrinlerin; bunun yanında felsefî görüşlerin, adet ve
ananelerin ruh tababetini tesiri altına aldığını müşahede ederiz.
Mesela Beden-Ruh münakaşaları psikiyatri sahasında o derece cereyan
etmiş ki gün gelmiş bedenden ayrı bîr ruhun mevcudiyetine inanılmış,
gün gelmiş ruhun bedenin bir fonksiyonu olduğu ve beyinden ifraz
edildiği ileri sürülmüştür. Ve öyle bir zaman gelmişki (çağımızda
olduğu gibi) bu çeşit görüşlerin hiç bir şeyi izah edemediği
anlaşılmış, insanlar yavaş yavaş beyinden öte ve ona hakim olan başka
bir kuvveti sezmeye ve onu aramaya başlamışlarda*. Evet, insanın
mahiyetini oluşturan ruh ve madde, işleyiş bakımından birbirine o kadar
bağlı ve içiçedir ki, çalışmaları birbirine tesir ettiği gibi,
birindeki bozukluk diğeri üzerinde de tesirini gösterir.

Ruh bulanıklığının sebep olduğu zararlara baktığımızda bunun, yalnız
fertleri tesir altına almakla kalmayıp aynı zamanda fertlerin çevreye
intibak kabiliyetlerini de en aza indirdiğini görüyoruz. Bu sebeple,
cemiyetin huzuru bozuluyor ve ruhî mekanizmanın selameti için şart olan
içtimaî âhenk de hercü merc oluyor. Bundan ötürü ruh hastalıkları insan
cemiyeti içinde daima hayret ve dehşetle karşılanmıştır. Fakat şurası
muhakkak ki ruh hastalarının birer "hasta insan " olarak kabul
edilmeleri ve insanca tedavilere layık görülmelerinin şerefi ecdadımıza
aiddir. Şuur ve tefekkür nimetini kaybetmiş insanlar, asırlar önce bu
topraklar üzerinde azami şefkat ve ihtimam görmüşlerdir. Hastalar ruhi
durumuna göre, nüfuz-hayal-vehim ve kuruntuları öğrenilerek mümkün olan
ruhi ilaçlarla en iyi şekilde tedavi edilmiş ve ruhlarına aydınlık
getirilmiştir. Muhtelif dünya tarihlerinde bu hakikatlere değinilmiş ve
Delasiauve, Monceri, Moreau de Tours, Laignel—Lavastine ve Lucien
Tibert gibi tanınmış garb alimleri bu gerçeğe tercüman olmuşlardır.
Mesela, Laignel-Lavastine"XVI-XIX. Asır Ruh Hekimliği" kitabında İbn-i
Sina ve Zekeriyya ül Razi gibi alimlerin ruh hekimliği sahasında ruhî
tedavi ve hastalara iyi muamele edilmesi bakımından gösterdikleri
ihtimam ve buldukları usullere dikkat çekmektedir. Gerçekten de X.
Miladi (980-1037) asırda yaşıyan İbn-i Sina, henüz Biyolojik ilmi
laboratuvara dayanan, tecrübî tababetin gelişmediği bir devirde
olmasına rağmen ortaya koyduğu tezler bugünün modern ruh hekimliği
tarafından bulunan neticelerin aynısıdır. Kendisi birçok ruh
hastalığını psikanalize benzer bir metodla incelemiş ve beyinle hisler
ve hareketler arasındaki bağlantının sinirler aracılığıyla sağlandığını
tespit etmiştir ve böylece psikanalist metodun temelini atmıştır.
Ayrıca İsviçreli ruh hekimi Jung'un "tedaii efkar esası üzerine
kurulmuş" ruhi tedavi şeklinin ve yine Freud'un "tahlili ruhî usul ile
cinsi heyecan ve şokların sinir hastalıktan meydan getireceği"
hakkındaki telakkilerinin, telkin tedavisinin çok zaman evvelinde İbn-i
Sina tarafından ortaya konulduğunu görüyoruz... ve ayrıca hastalara
merhametle muamele edilmesini ve insanca bakılmasını tavsiye ederken de
Yüce Beyan'ın hakikatlerinin gereğini yapmaktaydı. Bizde durum
böyleyken Avrupa'da bu hastalığa yakalanan insanlar adeta suç işlemiş
bir günahkâr gibi tasavvur ve telakki edilmişlerdir.Daha düne kadar, bu
zihniyetle zaman zaman ruh hastaları işkencelere maruz bırakılıp diğer
taraftan da ateşe atılarak vahşetin mümessilliğini üzerine alma
şerefine nail olmuşlardı.(!)
Sahalarında çağlara mührünü vurmuş olan bu insanların yanında, kurulan
müesseseler de kayda değerdir. Ve Avrupa bu düşünceyi 6 asır geriden
takib etmiştir. Henüz Selçuklular devrinde, ruh hastalarının
tedavisiyle uğraşan "Hastane Köyler" in varlığı bilinmektedir. Ruh
hastalarını tedavi etmek için kendilerini nesiller boyu bu işe
vakfetmiş aileler mevcuttu. Bunlar arasında Karacaahmet hususi bir yer
işgal eder. Tedavi edilen hastalardan hiçbir ücret alınmazdı. Devlet de
bu işle meşgul olanları her türlü vergiden muaf tutardı... Anadolu
Selçukluları zamanında ise Kayseri Gevher Nesibe şifahanesi, Amasya
Bimarhanesi, Sivas İzzeddin Keykavus şifahanesi.. gibi vakıf eserlerde,
hastaların acılan dindirilmeye çalışılmış ve kariyerine doktor olarak
başlayan büyük fizikçi İbni Heysem'in insan ve hayvanlar üzerinde
tesirleri olan musikinin bu sahada kullanılması yolundaki çalışmaları
netice vermiş ve ilk defa musîki ve meşguliyet ile tedavi metodu bu
müesseseler de kullanılmıştır.
Osmanlı topraklarında da bu müesseseler bir ışık halesi gibi etrafa
yayılmıştır. Mesela İstanbul'da, genişliği nisbetinde, yalnız semtlerde
değil, mahalleleri de içine alan yüzlerce hastaneler mevcuttur.
Buralara çeşitli ruhi hastalıklar için müracaat edildiği gibi,
hastalıklar ve endeksiyonlarına bakılmayarak halka tıpkı birer
poliklinik gibi hizmet vermişlerdir. Ayrıca İstanbul'da "Selatin
camileri" zamanın sosyal teşkilatının büyük timsalidirler. Çünkü
caminin yanında ayrıca şifahaneler vardır ve mevzumuzla ilgili
hastalıkların tedavisinde mühim rol oynamışlardır. Mesela,
Fatih-Kanunî—Haseki, valide Sultanlar ve III. Ahmet tarafından bu
müesseseler kurulmuştur.
Evliya Çelebi ve Lucien Tibert'in belirttiğine göre İstanbul'da 1471'de
Fatih tarafından yaptırılan şifahane 80 kubbeli- 70 hücreli olarak
yapılmıştır; içinde bir başhekim ile 200 hastabakıcının olduğu bir
müessesedir. Buradaki hastalar, ceviz karyolalarda yatmakta ve hergün
kendilerine musiki dinletilirken ayrıca sülün-keklik ve bülbül gibi av
etleri önlerine konulmaktaydı. Modern psikiyatrinin babası sayılan
Esquirol burasını gezmiş ve akıl hastaneleri için ancak bir mefkure,
bir ideal olabileceğini söylemiştir.
Gene Evliya Çelebi'nin belirttiğine göre II. Bayezid'in Edirne'de
1500'lerde yaptırdığı Darüşşifanın(ki planı Stutgard-Anvers ve
Grenovitch gibi Avrupa şehirleri hastaneleri için örnek kabul
edilmiştir) etrafı güzel kokulu çiçeklerle donatılmıştır ve bunun
yanında hususî musiki aletleri ve tavşan avcıları ile hastalarının
hizmetinde hazır bekliyorlardı. Şuuri'nin "Tadili Emzice" adlı eserinde
musikinin hastaların mizacına göre, herkesin ruhuna ve hastalığına göre
uygun makamlarda dinletildiğini okuyoruz. Mesela, sıcak kanlı mizaca
sahib olanlara rast ve tevabii... gibi.
Öte yandan İstanbul'da Kanuninin inşa ettirdiği Süleymaniye
Darüşşifası, ve II. Selimin Manisa'da kurdurduğu Darüşşifa, gayelerine
ulaşmada en iyi hizmeti sunmuşlardır. Ayrıca bunlar en iyi imkanlara
sahib bulunuyordu ve Manisa'daki Darüşşifa'ya 100'den fazla köyün
gelirinin vakf edildiği Tibert'in eserinden anlaşılmaktadır.
Bunun yanında İstanbul'da II. Selim'in zevcesi Nur Banu Sultan
tarafından yaptırılmış olan Toptaşı Bimarhanesi ise kendine düşen
vazifeyi en iyi şekilde yerine getirmiştir... Bir zamanlar buranın
başhekimliğini yapmış olan Mongeri Pere, Annales Medico
Pschologiques'de şunları yazmaktadır. "Eğer bir milletin medeniyeti,
halkın ızdırabına karşı hükümetinin alakası ile ve hayır
müesseselerinin çokluğuyla ölçülürse, denilebilir ki İstanbul,
Avrupalılardan 3 asır önce bu medeniyetin başında bulunuyordu. Çünkü
hastaneler, fakir ve düşkün evleri, nekahat müesseseleri, müzmin ve
şifası kabil olmayan hastalıklar için darülacezeler ve mecnun yurtları
o kadar mükemmel ve o kadar azametli ve hayret edilecek tarzda
yapılmışlardı" derken gerçeğe göz kapanamayacağını açıkça ifade
ediyordu.
Üzerinde yaşamış oldukları toprağın tam hakkını vermiş olan ecdadımız
yukarıda da gördüğümüz gibi "hastalarını şefkat ve ihtimamla tedavi
ederken, diğer taraftan da sinir ve ruh bozan sebeplere karşı uyanık
bulunmak suretiyle ruhundaki enerji ve imanı fesada uğratmamayı ideal
bilmiştir.."
Günümüzde feza çağını yaşayan insanoğlunun Merhameti Sonsuzun fıtrata
yerleştirdiği ebediyet arzusunu temin etme yolunda gösterdiği gayreti,
insanımızın ruh köküne inerek kalb ve kafa arasında da köprüler kurması
ve ona gerçek şifayı kazandırması yolunda da göstermesini temenni
etmekteyiz.
_____________
KAYNAKLAR
1) Prof. Dr. Süheyl Ünver, Tıp Tarihi Yıllığı II, S. 10-4 3, 51-53 İst. 1983
2) Dr. Sigrid Hunke, Avrupa'nın Üzerine Doğan İslam Güneşi, S. 215 vd.
3) Prof. Dr. Ayhan Songar. İlim-Kültür ve Sanatta Gerçek, İst. 1974. Cilt 7, Sayı 3 S. 39-40
4) Vakıflar Dergisi, Cilt II S. 263-65 (Prof. Dr. F.Kerim Gökay)
5) Vakıflar Dergisi Cilt XIV, s. 101-118 (Sadi Bayram)
6) Sızıntı Dergisi Cilt 1, Sayı 8. S.6 İzmir 1979
7) AÜ.Eğitim Fak. Dergisi Cilt XV. Sayı 1 S. 1-14 Ankara 1982
|
|
Tarih: 18.02.2008 Hit: 52
|
|
Günün Hadis-i
Şerifi |
|
Ölümden önce hayatının, hastalıktan önce
sağlığının, meşguliyetinden önce boş vakitlerinin, ihtiyarlığından
önce gençliğinin, yoksulluğundan önce zenginliğinin kıymetini bil.
|
|
Günün Duası |
Ey Rabbim! Girişeceğim her işe
doğruluk ve içtenlik üzere girmemi, bırakacağım her işten de doğruluk
ve içtenlik göstererek çıkmamı sağla ve bana katından destekleyici bir
güç bahşet!
Âmîn... Âmîn... Âmîn... |
|