Soru Cevap Rüya Tabirleri Meal Akaid Tefsir Hadis Tasavvuf Tarih ve Medeniyet Halidiye FORUM
  Ana Menü
 » Ana Sayfa
 
» Evrad-u Ezkar
 
» Risale-i Halidiyye
 
» Risale-i Kudsiyye
 
» Mail Grup
 
» İslam Alemi
 
»
İslami İlimler
 » Halidiye Mektebi

 » Mektubat
 » Arştan Hüzmeler
 » Gülzar-ı Arifan
  Üye Menüsü
K.adı
Şifre

 

Şifremi unuttum
Üye ol

 
  Siteden haberler

Seyr-i Süluk Şeması

Rıhle Dergisi Çıkıyor

  Tasvip edilenler
» Ehlullah.com
» İsmetiyye
» Ebu Bekir Sifil
» İnkişaf
» Darul Hikme
» Fetvahane
» Sadabat
» Mecelle
» Reyhanikitap
» SultanReyhani
» Tahavi
» Kerbela
» Tasavvufi Hayat
» Tasavvuf Dergisi
» Dervişan
» Ehli Sunnet
» Hak-Dilaram
» ResimKalesi
» Hazırindir
» Rıhle Dergisi






  İstatistikler

Üye sayısı: 3.620
Portal Konu sayısı: 12
Portal AltKonu sayısı: 93
Portal Yazı sayısı: 928
Forum başlıkları: 46
Forum konuları: 2.997
Forum mesajları: 11.061
Sayfa izlenimi: 620.266
Bugünkü sayfa izlenimi: 2.301
En son üyemiz: DEROO

Sayfa oluşum süresi:xx
Gösterim süresi: xx

İp adresiniz: 38.103.63.16

  Halidiye.com | Batı'dan Asırlarca Önce Ruh Tababeti

Batı'dan Asırlarca Önce Ruh Tababeti

Batı'dan Asırlarca Önce Ruh Tababeti
Yusuf KARAOSMANOĞLU



Ruh tababeti tarihine göz gezdirdiğimizde bunun çok eskilere dayandığını görürüz. Ancak çeşitli fikir akımlarının, içtimaî-iktisadî ve siyasî doktrinlerin; bunun yanında felsefî görüşlerin, adet ve ananelerin ruh tababetini tesiri altına aldığını müşahede ederiz. Mesela Beden-Ruh münakaşaları psikiyatri sahasında o derece cereyan etmiş ki gün gelmiş bedenden ayrı bîr ruhun mevcudiyetine inanılmış, gün gelmiş ruhun bedenin bir fonksiyonu olduğu ve beyinden ifraz edildiği ileri sürülmüştür. Ve öyle bir zaman gelmişki (çağımızda olduğu gibi) bu çeşit görüşlerin hiç bir şeyi izah edemediği anlaşılmış, insanlar yavaş yavaş beyinden öte ve ona hakim olan başka bir kuvveti sezmeye ve onu aramaya başlamışlarda*. Evet, insanın mahiyetini oluşturan ruh ve madde, işleyiş bakımından birbirine o kadar bağlı ve içiçedir ki, çalışmaları birbirine tesir ettiği gibi, birindeki bozukluk diğeri üzerinde de tesirini gösterir.

Ruh bulanıklığının sebep olduğu zararlara baktığımızda bunun, yalnız fertleri tesir altına almakla kalmayıp aynı zamanda fertlerin çevreye intibak kabiliyetlerini de en aza indirdiğini görüyoruz. Bu sebeple, cemiyetin huzuru bozuluyor ve ruhî mekanizmanın selameti için şart olan içtimaî âhenk de hercü merc oluyor. Bundan ötürü ruh hastalıkları insan cemiyeti içinde daima hayret ve dehşetle karşılanmıştır. Fakat şurası muhakkak ki ruh hastalarının birer "hasta insan " olarak kabul edilmeleri ve insanca tedavilere layık görülmelerinin şerefi ecdadımıza aiddir. Şuur ve tefekkür nimetini kaybetmiş insanlar, asırlar önce bu topraklar üzerinde azami şefkat ve ihtimam görmüşlerdir. Hastalar ruhi durumuna göre, nüfuz-hayal-vehim ve kuruntuları öğrenilerek mümkün olan ruhi ilaçlarla en iyi şekilde tedavi edilmiş ve ruhlarına aydınlık getirilmiştir. Muhtelif dünya tarihlerinde bu hakikatlere değinilmiş ve Delasiauve, Monceri, Moreau de Tours, Laignel—Lavastine ve Lucien Tibert gibi tanınmış garb alimleri bu gerçeğe tercüman olmuşlardır. Mesela, Laignel-Lavastine"XVI-XIX. Asır Ruh Hekimliği" kitabında İbn-i Sina ve Zekeriyya ül Razi gibi alimlerin ruh hekimliği sahasında ruhî tedavi ve hastalara iyi muamele edilmesi bakımından gösterdikleri ihtimam ve buldukları usullere dikkat çekmektedir. Gerçekten de X. Miladi (980-1037) asırda yaşıyan İbn-i Sina, henüz Biyolojik ilmi laboratuvara dayanan, tecrübî tababetin gelişmediği bir devirde olmasına rağmen ortaya koyduğu tezler bugünün modern ruh hekimliği tarafından bulunan neticelerin aynısıdır. Kendisi birçok ruh hastalığını psikanalize benzer bir metodla incelemiş ve beyinle hisler ve hareketler arasındaki bağlantının sinirler aracılığıyla sağlandığını tespit etmiştir ve böylece psikanalist metodun temelini atmıştır. Ayrıca İsviçreli ruh hekimi Jung'un "tedaii efkar esası üzerine kurulmuş" ruhi tedavi şeklinin ve yine Freud'un "tahlili ruhî usul ile cinsi heyecan ve şokların sinir hastalıktan meydan getireceği" hakkındaki telakkilerinin, telkin tedavisinin çok zaman evvelinde İbn-i Sina tarafından ortaya konulduğunu görüyoruz... ve ayrıca hastalara merhametle muamele edilmesini ve insanca bakılmasını tavsiye ederken de Yüce Beyan'ın hakikatlerinin gereğini yapmaktaydı. Bizde durum böyleyken Avrupa'da bu hastalığa yakalanan insanlar adeta suç işlemiş bir günahkâr gibi tasavvur ve telakki edilmişlerdir.Daha düne kadar, bu zihniyetle zaman zaman ruh hastaları işkencelere maruz bırakılıp diğer taraftan da ateşe atılarak vahşetin mümessilliğini üzerine alma şerefine nail olmuşlardı.(!)

Sahalarında çağlara mührünü vurmuş olan bu insanların yanında, kurulan müesseseler de kayda değerdir. Ve Avrupa bu düşünceyi 6 asır geriden takib etmiştir. Henüz Selçuklular devrinde, ruh hastalarının tedavisiyle uğraşan "Hastane Köyler" in varlığı bilinmektedir. Ruh hastalarını tedavi etmek için kendilerini nesiller boyu bu işe vakfetmiş aileler mevcuttu. Bunlar arasında Karacaahmet hususi bir yer işgal eder. Tedavi edilen hastalardan hiçbir ücret alınmazdı. Devlet de bu işle meşgul olanları her türlü vergiden muaf tutardı... Anadolu Selçukluları zamanında ise Kayseri Gevher Nesibe şifahanesi, Amasya Bimarhanesi, Sivas İzzeddin Keykavus şifahanesi.. gibi vakıf eserlerde, hastaların acılan dindirilmeye çalışılmış ve kariyerine doktor olarak başlayan büyük fizikçi İbni Heysem'in insan ve hayvanlar üzerinde tesirleri olan musikinin bu sahada kullanılması yolundaki çalışmaları netice vermiş ve ilk defa musîki ve meşguliyet ile tedavi metodu bu müesseseler de kullanılmıştır.

Osmanlı topraklarında da bu müesseseler bir ışık halesi gibi etrafa yayılmıştır. Mesela İstanbul'da, genişliği nisbetinde, yalnız semtlerde değil, mahalleleri de içine alan yüzlerce hastaneler mevcuttur. Buralara çeşitli ruhi hastalıklar için müracaat edildiği gibi, hastalıklar ve endeksiyonlarına bakılmayarak halka tıpkı birer poliklinik gibi hizmet vermişlerdir. Ayrıca İstanbul'da "Selatin camileri" zamanın sosyal teşkilatının büyük timsalidirler. Çünkü caminin yanında ayrıca şifahaneler vardır ve mevzumuzla ilgili hastalıkların tedavisinde mühim rol oynamışlardır. Mesela, Fatih-Kanunî—Haseki, valide Sultanlar ve III. Ahmet tarafından bu müesseseler kurulmuştur.

Evliya Çelebi ve Lucien Tibert'in belirttiğine göre İstanbul'da 1471'de Fatih tarafından yaptırılan şifahane 80 kubbeli- 70 hücreli olarak yapılmıştır; içinde bir başhekim ile 200 hastabakıcının olduğu bir müessesedir. Buradaki hastalar, ceviz karyolalarda yatmakta ve hergün kendilerine musiki dinletilirken ayrıca sülün-keklik ve bülbül gibi av etleri önlerine konulmaktaydı. Modern psikiyatrinin babası sayılan Esquirol burasını gezmiş ve akıl hastaneleri için ancak bir mefkure, bir ideal olabileceğini söylemiştir.

Gene Evliya Çelebi'nin belirttiğine göre II. Bayezid'in Edirne'de 1500'lerde yaptırdığı Darüşşifanın(ki planı Stutgard-Anvers ve Grenovitch gibi Avrupa şehirleri hastaneleri için örnek kabul edilmiştir) etrafı güzel kokulu çiçeklerle donatılmıştır ve bunun yanında hususî musiki aletleri ve tavşan avcıları ile hastalarının hizmetinde hazır bekliyorlardı. Şuuri'nin "Tadili Emzice" adlı eserinde musikinin hastaların mizacına göre, herkesin ruhuna ve hastalığına göre uygun makamlarda dinletildiğini okuyoruz. Mesela, sıcak kanlı mizaca sahib olanlara rast ve tevabii... gibi.

Öte yandan İstanbul'da Kanuninin inşa ettirdiği Süleymaniye Darüşşifası, ve II. Selimin Manisa'da kurdurduğu Darüşşifa, gayelerine ulaşmada en iyi hizmeti sunmuşlardır. Ayrıca bunlar en iyi imkanlara sahib bulunuyordu ve Manisa'daki Darüşşifa'ya 100'den fazla köyün gelirinin vakf edildiği Tibert'in eserinden anlaşılmaktadır.

Bunun yanında İstanbul'da II. Selim'in zevcesi Nur Banu Sultan tarafından yaptırılmış olan Toptaşı Bimarhanesi ise kendine düşen vazifeyi en iyi şekilde yerine getirmiştir... Bir zamanlar buranın başhekimliğini yapmış olan Mongeri Pere, Annales Medico Pschologiques'de şunları yazmaktadır. "Eğer bir milletin medeniyeti, halkın ızdırabına karşı hükümetinin alakası ile ve hayır müesseselerinin çokluğuyla ölçülürse, denilebilir ki İstanbul, Avrupalılardan 3 asır önce bu medeniyetin başında bulunuyordu. Çünkü hastaneler, fakir ve düşkün evleri, nekahat müesseseleri, müzmin ve şifası kabil olmayan hastalıklar için darülacezeler ve mecnun yurtları o kadar mükemmel ve o kadar azametli ve hayret edilecek tarzda yapılmışlardı" derken gerçeğe göz kapanamayacağını açıkça ifade ediyordu.

Üzerinde yaşamış oldukları toprağın tam hakkını vermiş olan ecdadımız yukarıda da gördüğümüz gibi "hastalarını şefkat ve ihtimamla tedavi ederken, diğer taraftan da sinir ve ruh bozan sebeplere karşı uyanık bulunmak suretiyle ruhundaki enerji ve imanı fesada uğratmamayı ideal bilmiştir.."

Günümüzde feza çağını yaşayan insanoğlunun Merhameti Sonsuzun fıtrata yerleştirdiği ebediyet arzusunu temin etme yolunda gösterdiği gayreti, insanımızın ruh köküne inerek kalb ve kafa arasında da köprüler kurması ve ona gerçek şifayı kazandırması yolunda da göstermesini temenni etmekteyiz.


_____________

KAYNAKLAR
1) Prof. Dr. Süheyl Ünver, Tıp Tarihi Yıllığı II, S. 10-4 3, 51-53 İst. 1983
2) Dr. Sigrid Hunke, Avrupa'nın Üzerine Doğan İslam Güneşi, S. 215 vd.
3) Prof. Dr. Ayhan Songar. İlim-Kültür ve Sanatta Gerçek, İst. 1974. Cilt 7, Sayı 3 S. 39-40
4) Vakıflar Dergisi, Cilt II S. 263-65 (Prof. Dr. F.Kerim Gökay)
5) Vakıflar Dergisi Cilt XIV, s. 101-118 (Sadi Bayram)
6) Sızıntı Dergisi Cilt 1, Sayı 8. S.6 İzmir 1979
7) AÜ.Eğitim Fak. Dergisi Cilt XV. Sayı 1 S. 1-14 Ankara 1982
  Tarih: 18.02.2008   Hit: 52
  Köşe Yazarları
İsmail ARSLAN 
Aşağıladıkça Büyümek! 
Mazhar ERGENE 
Sarıklı Genç 2 
Hüseyin TÜRKERİ 
Uşşakilik 
Müştâk-ı Cân 
Varidat 
Muhammed Zahid 
Müslümanlık ve Müslümanlık şekli 
Abdullah SAKİZADE 
Rufai Tarikatının Özellikleri 
Ahmet ÖZEN 
Namazın Bahası 
Söyleşiler 
Kenan Çamurcu İle 2 
  Anket
 Hangi Meal-i Şerifi Okuyorsunuz?
 Elmalılı Hamdi YAZIR
 Hasan Basri ÇANTAY
 Ali BULAÇ
 Suat YILDIRIM
 Yaşar Nuri ÖZTÜRK
 Abdülbaki GÖLPINARLI
 Hasan Tahsin FEYİZLİ
 Mahmud USTAOSMANOĞLU



  Günün Hadis-i Şerifi


Ölümden önce hayatının, hastalıktan önce sağlığının, meşguliyetinden önce boş vakitlerinin, ihtiyarlığından önce gençliğinin, yoksulluğundan önce zenginliğinin kıymetini bil.

  Günün Duası
Ey Rabbim! Girişeceğim her işe doğruluk ve içtenlik üzere girmemi, bırakacağım her işten de doğruluk ve içtenlik göstererek çıkmamı sağla ve bana katından destekleyici bir güç bahşet!

Âmîn... Âmîn... Âmîn...
©2005 - 2008 Halidiye.com :: Tüm hakları saklıdır.
Sitemizdeki bilgileri kaynak göstererek kullanabilirsiniz.
1 - 2 - 3 - 4   Tasarım, hosting: Gisa
eXTReMe Tracker