|
İstatistikler |
|
Üye
sayısı: 3.642
Portal Konu sayısı: 12
Portal AltKonu sayısı: 93
Portal Yazı sayısı: 930
Forum başlıkları: 46
Forum konuları: 3.240
Forum mesajları: 11.808
Sayfa izlenimi: 642.172
Bugünkü sayfa izlenimi: 521
En son üyemiz: kaptanyamağı
Sayfa oluşum süresi:xx
Gösterim süresi: xx
İp adresiniz: 38.103.63.18
|
|
Halidiye.com | İlk Modern Hastahaneler
İlk Modern Hastahaneler
İlk Modern Hastahaneler
Safvet SENİH
|
|
"Dünyanın Henüz Bir Benzerini Görmediği Hastaneler ve Doktorlar."
Onuncu asrın ortalarında sadece Kur-tuba şehrinde elli tane hastane
vardı. Daha Harun Reşid devrinde Bağdat, meşhur hastaneleriyle her
yönden örnek olabilecek üstün bir seviyedeydi. Esasen Bağdat' ın,
hıfzıssıhha bakımından mutena ve üstün bir durumu vardı. Dicle'den
şehrin her tarafına akar su gidebiliyordu. Bağdat'ta yeni bir hastane
inşa ettirmeye karar veren Sultan Adûduddevle, münasip bir yer arayıp
bulma vazifesini, tabib Er- Râzî'ye verdi. Er-Râzî evvelâ aynı yaş ve
cinsten koyunlar kestirtdi. Sonra bunlardan pirzola ve filotalıklar,
omuz kemikleriyle karın parçalarını ayırtarak bunları adamları
vasıtasıyle Bağdat'ın muhtelif kısımlarına astırdı. Bu etlerin içinde,
24 saatte en taze kalan ve en az kokuşanların bulunduğu yere Adûdî
Hastanesi inşa olundu. Kahire'deki saraylarından birini, hastane haline
getirmek isteyen Sultan Selahaddin de sarayları arasında salon ve erzak
odalarından, şehrin caddelerinde kaynaşan karıncaları üzerine
çekmeyenini seçmiş, Nâsırî Hastanesi de bu suretle kurulmuştur.
Halife ve sultanlar, vücuda getirdikleri hayır müesseselerini hükümdar
saraylarına has mobilyalarla tefriş etmişlerdi. Devletin en yüksek
memuriyetlerindeki uyuma ve ikamete mahsus odaları süsleyen bütün
konfor, halka tamamen açık bulunan hastahane tesislerinin hasta
odalarıyla yatak ve banyolarına naklolunmuştu.
Kahire'de Mansûrî Hastanesinin inşaatı tamamlanınca, açılış merasimde Sultan el- Mansûr Kalavun, şöyle konuştu:
"Bu hastaneyi, benzerlerimle küçüklerim için kurdum. Onu, hizmetçi,
asker, emir, büyük, küçük, hür ve köle, kadın ve erkek herkese tahsis
ettim."
Şam'daki doktorlar arasında gülüşülerek anlatılan İran'lı asilzadenin
müthiş iştahı ile ilgili olay, hastanelerin bakımı hakkında da bir
fikir vermektedir. Hadise şöyledir: (x) İranlı bir asilzade Nuri
Hastanesine yaptığı bir ziyaret esnasında güzelce kızartılmış bir
tavuğun cazip kokusu burnuna çarpınca hasta olmaya karar vermişti.
Hastanede inleyerek yürümeye başladı. Obur, hastalığının hakiki sebebi
ile alâkalı birkaç sual ile gözlerini açıncaya kadar nöbetçi doktor onu
boş yere muayene etti. Centilmen doktor artık bir kelime konuşmadı. Onu
dahiliye pavyonuna yerleştirdi. Sevinç içinde susan hastasına günde iki
defa ballı börek, tavuk ve kaz ciğeri, kızartılmış besili horoz,
komposto ve şerbet ile her cins lezzetli yemekler tertip etti. Üç gün
sonra bu yemekler hastanın mukavemetini kırdı. Midesi ciddî bir
hastalık tehlikesi ile karşı karşıya bulunuyordu. Doktor: "Üç günlük
misafirperverliğimiz sona erdi. Allah aşkına git! Artık iyileştin."
diyerek, onu taburcu etti.
Dağınık birçok pavyonlar içine kurulmuş bulunan Bağdat'da Adûdî
Hastanesi ve kendi esas binasına çeşitli pavyonların ilâvesiyle vücuda
gelen Şam'da Nuri hastanesi ile hastanelerin incisi Kahire'de Mansuri
Hastanesi, İslam Dünyasının en meşhur müessese ve tıp merkezleriydiler.
- Nuri Hastanesini, insanî ve tebaasının sıhhatine fazlaca itina
gösteren Sultan Nureddin Zenci (1146–1174) serbest bıraktığı Fransız
krallarından birinin kurtuluş fidyesi ile inşa ettirmişti.
Mısır ordusunun genç başkumandanı Şam yakınlarında bir safra kesesi
iltihabından ağır şekilde hastalanınca, Nuri Hastanesinden ona birkaç
defa ilaçlar getirtildi. Kumandan el- Mansur iyileşince, hastaneyi
ziyarete gitti. Bu ziyaretten sonra, savaşların ortasında bile huzur
vahasının manzarasına, yumuşak yataklarda yatan hastalarıyla serin ve
sevimli salonlarının hatırasını bir türlü unutamadığından, Allah birgün
kendisine saltanatı nasip kılarsa, Kahire'de hastalar için böyle bir
bina inşasını adamıştı. Sultan olunca va'dini, hükümdarlığına lâyık
genişlikte yerine getirdi. Muazzam masraflar sonunda, hakiki saray
meydana gelmiş, dünyanın en mükemmel ve en zengin ve en iyi şekilde
donatılmış bir hastanesi olan Mansuri Hastanesi halkın hizmetine
girmişti.
Yalnız Halife ve Sultanlar değil, hususî servet sahipleriyle meşhur
astronom sabit ibn-î Kurra'nın oğlu Sinan ibn-i Sabit, torunu Sabit
ibn-i Sinan gibi doktorlar, köylere kadar uzanan seyyar sağlık
istasyonlarının yanında umumî hastanelerden başka, hapishane
hastaneleri de vücuda getirdiler. Vezir, İbn-i Furat, memurlarının
parasız muayene ve tedavileri için 923 yılında Bağdat'da bir poliklinik
tesis etti.
Mayafarikin'de valinin küçük kızı, ölümle pençeleşiyordu. Zavallı baba,
kızını kurtaracak doktora ağırlığı nisbetinde altın vadetti. Kızcağızı
iyileştiren doktor Zahid'ul- Ülema, altınları almadı. Doktorun
tavsiyesi üzerine bu altınlarla bir hastane inşa ettiren vali, bununla
da yetinmedi. Vali Nasır'ud-Din, hastanenin idare ve bakım masrafları
için ayrıca kurulan vakfa büyük miktarda para tahsis ve tasarrufu
altındaki arazilerin gelirlerini de vakfetti.
Hastanelerde ister zengin ister fakir olsun, herkese parasız
bakılıyordu. Tıbbi tedavileri karşılığı, hastalar bir dirhem bile
masraf yapmıyorlardı. Yatma, yemek ve ilaçlar tamamen bedava olduğu
gibi, ayrıca taburcu edilirken de kendilerine bir kat elbise ile bir
aylık iaşe masraflarını karşılayabilecek miktarda para veriliyordu.
Bütün bunlar, hattâ doktor, asistan, hemşire, hastabakıcı vesair hizmetlilerin maaşları, vakıf gelirlerinden ödenmekteydi.
Tıbbî teftiş ve kontrolü ise, başhekim yapardı. Başhekim, arkadaşları
arasından esaslı bir ehliyet imtihanı neticesinde seçilirdi.
Razi, kendisine başhekimlik tevcih edilmeden önce, üstünlüğünü, yüzden
fazla talip arasında isbata mecbur kalmıştı. O koğuşları idare ve
hizmeti muntazam şekilde nöbetleşe yürütebilmek için, hastaneye
dahiliye, hariciye, asabiye, ortopedi ve göz doktorlarından müteşekkil
yirmidört kişilik bir mütehassıs kadrosu daha ilave etti.
Bugün ancak devrimizde yazılabilen, bir hastane başhekiminin günlük
işlerinin seyir ve cereyanının, doğduğu Şam şehrinde tıb tahsili yapan
doktor ve şair Usaybia'nın görgüye dayanan aşağıdaki bir raporundan
öğreniyoruz.
"Şam'da Nuri Hastanesinin başhekimi, her sabah hastalarını ziyarete
giderek onların düşüncelerini öğrenip, arzularını dinlemeye itina
gösterirdi. Ona, asistan ve doktorlarla hastabakıcılar refakat
ederlerdi. Hastalar için ilaç tertip ve diyet yazınca, hemen ve
noksansız yerine getirilirdi. Dolaşmasını tamamlayınca, saltanat ve
hükümet ricali arasında hastalananlar tedavi için Kazbah'a giderdi.
Oradan döndükten sonra, büyük konferans salonunda oturup, kitap okumaya
ve derslerini hazırlamaya başlardı. Nureddin (r.), büyük salondaki
yüksek kitap dolaplarına yerleştirilen muazzam bir kitap ve el
yazmaları kolleksiyonu ile bu hastanede geniş bir kütüphane kurmuştu.
Doktorlarla talebelerin çoğu buraya gelir, bağdaş kurarak otururlardı.
Abul-Hakem, talebelerine ders verir, doktorlarda tıbbî mevzuları ve
tatbikatta karşılaştıkları enterasan vakaları münakaşa ederlerdi. Büyük
hastaneler, aynı zamanda birer yüksek tıp okuluydular. Büyük
doktorların öğrettiklerini, doktorluğa yeni başlayanlar, cami
sütunlarının arasındaki umuma açık derslerde, Özel mahallerde,
doktorlar tarafından idare olunan tıp mekteplerinde ve her şeyden
ziyade kliniklerin geniş hasta ve konferans salonlarında dinliyorlardı.
İslam Dünyasının hastanelerinde, hasta yataklarının baş ucunda devamlı
şekilde müşahede ve tecrübe ile tıb İlmi, insan vücudunda inceleniyor,
en mühim vak'alarla tedavilerinin münakaşaları yapılabiliyordu.
Usaybia, Şam'daki öğrenim devresinde, başhekimin yaptığı hasta
ziyaretlerinde, öğrenci sıfatıyle ona nasıl refakat ettiklerini,
başhekimin klinikteki hastalarla vaki konuşmalarını, muayene ve
tedavilerini, yazdığı reçeteleri nasıl bir dikkat içinde takip
ettiklerini onun meşhur bir meslektaşı ile "böylece bu hasta
ziyaretlerinin, çeşitli vakaları görmek ve tedavilerini huzurda
münakaşa gibi iki değeri vardır." şeklindeki çekişmesini, nasıl sık sık
dinlediklerini anlatır.
Talebeler, daha tahsile başlarken, hasta yataklarındaki günlük klinik
tecrübeler sayesinde, amelî hekimliğe alışkanlık kazanırlardı. Böylece
dünyanın o zamana kadar benzerlerini henüz görmediği ancak modern
devirde tekrar benzerlerine kavuşabildiği bir hekimler sınıfı vücuda
geldi.
Bu şöhret, çetin bir seçim usulüyle korunuyordu. Daha henüz tahsil
yönünden sakalı çıkmamış bir genç iken, alelacele amelî hekimliğe
koyulmak veya yeter bilgi edinmeden hasta tedavisine kalkmak bir nevi
dolandırıcılık, doktorun yüksek vazifesiyle de telifi mümkün olmayan
bir hareket sayılmaktaydı. Doktor, vazife yapabilmek için resmi
ehliyetnamesini göstermeye mecburdu. Bu, İspanya'da hükümdarlığın
koyduğu en yüce bir nizam olduğu gibi, Doğu Devletinde de Halife'nin
kanunu idi. Buna Bağdat'ta başlanmıştı. Halife el- Muktedir doktorların
imtihana tabi tutulmasını ve ehliyetlerinin bir pratik hekimlik
sertifikasıyle tasdikini emretti. Tabibler Odasını kurarak,
başkanlığına Sinan İbn-i Sabit'i getirdi. Ona her doktorun, anlayıp
vakıf bulunduğu şubede yalnız tabiblik yapmasına müsaade etmesi emrini
verdi. O zaman Bağdat'ta serbest doktorların yekûnu 860'a ulaşıyordu.
Bu miktara resmî doktorlar dahil değildir. | | Şam’da 1154’te Nureddin Zengi tarafından tesis edilen bir Selçuklu tıbbiyesi olan Nuri Hastanesi |
Tıbbın ihtisas dallarını tesbit ve mevzuun dışına çıkılmasını önleme
arzusu, tıb' da ilk defa ihtisas imtihanını da Müslümanlar arasında
meydana getirdi. Bu sebeple meselâ cerrah namzedi, Aegina'lı Paulus
veya Ali İbn-i Abbas'ın anatomisiyle cerrahisini inceleyip
incelemediği, kırık çıkık tedavisini, taş, bademcik ve katarakt
ameliyatını, çıbanların yarılmasını, trapene etmeyi, bir uzvu kesmeyi
bilip bilmediği hususunda herkes imtihana tabi tutuluyordu.
En dikkatli itina, şüphesiz muayenede başlardı. Böylece insanın yalnız
ağrıyan organı değil, genel durumu da göz önünde tutulmaktaydı. Ne gibi
ızdırabları bulunduğu, nasıl yaşadığı, itiyatlarının neler olduğunu
evvelce geçirdiği hastalıkların yanında ailesinde de ne gibi
hastalıklar bulunduğu tesbit ve not edilmekteydi.
Doktor, hastanın burnunu, rengini, nefes derinliğini, cilt ve saç
durumunu inceler, bugün için bile modern sayılacak sualler yöneltir,
hastanın şahsiyeti, bünyesi ve yaradılışı hakkında fikir edinirdi.
"Hastanın ruhî durumunu öğren! Makul cevap verip vermediğini anlamak
için ona çeşitli sualler sor! Ruhi kapasite ve inkiyad derecesini
denemek için, muayyen şeyler yaptır. Acaba reçetelerini harfiyyen
yerine getireceğine güvenebilir misin? Karakterinin yöneldiği
istikameti meydana çıkar! Onun hassas ve zayıf taraflarını araştır.
Bunları, Kahire Tabibler Odası Reisi İbn-i Rıdvan söylemektedir. Ve
devamla: "Biraz uzaktan fısıldamak suretiyle kulaklarının, yakın ve
uzak şeylere baktırmak suretiyle de gözlerinin durumunu incele!
Yürüterek hareketlerini tetkik et! Nabzını itina ile incelerken, kalb
durumunu araştır. Kasların yapısını öğrenmek için hastayı sırt üstü
yatır. Kol ve bacaklarını ger, el ile yoklamak suretiyle karaciğer ve
böbreklerini, dikkatli bir muayene ile de idrar ve gaite durumunu
tesbit et", demektedir.
Müslüman doktorların en fazla hassasiyet gösterdikleri hususlardan biri de idrardı.
Bir misâl olarak İbn-i Sinan'ın tavsiyesi "Tamamen muayyen şartlar
altında alınmamış ise tahlil neticelerine güvenmemeliyiz. Sabahın ilk
idrarı olması zaruridir. Uzun müddet, bilhassa bütün gece boyunca
biriktirilmiş bir idrar da olmamalıdır. Hasta çok su içmemeli, safran
ve nar gibi renkli maddeleri ihtiva eden şeyler de yememelidir.
Alışılan yaşama tarzı dışında, oruç tutma, geç kalkma, lüzumundan fazla
bedenini yorma gibi hareket ve faaliyetde bulunmamalıdır. Çünkü bunlar
da açlık ve üzüntü gibi idrara tesir edebilirler. Mide bulantısı ve
kusma idrarın renk ve vasfını bozabilir. Halbuki idrardan alınan
endikasyonlar, onun rengine, berraklık, bulanıklık, kesafet, miktar
tortu, koku ve köpüğüne bağlıdır.
Normalden en küçük bir inhiraf, hal ve vaziyetteki cüz'i bir
değişiklik, dikkati çeker ve not alınırdı. Bu notlar sayesinde,
sür'atli karşılıklı konuşma ve etraflı müşahedelerin irtibatsız hal
kalan, tesbit ve birbirine bağlanır, daha sonraki yorumlan önleyecek
belgeler, vücuda gelmiş olurlardı. Hastanelerde, muayene, teşhis,
ilaçların müfredatıyla tesirleri, vâkıanın bütün gelişmesi, hastalığın
muntazam hikayesi, itinalı bir şekilde protokole (müşahede defterine)
geçilirdi. Bağdat'ın büyük hastaneleriyle, dağlar arasında kurulu Rey
hastanesinin bu nevi protokollerinden, onuncu asrın ilk çeyreğinde,
asırlarca Avrupa' da tıp ilminin ders kitabı olarak hizmet gören,
devasa tıbbî bir eser, "Orta çağın en büyük doktorunun" ve "Bütün
Devirlerin en büyük doktorlarından birinin yığınlarca tecrübelerini,
şahsî metodlarını ve talebelerine verdiği derslerini ihtiva, eden bir
arşiv meydana geldi.
(x) Dr. Sigrid Hunke'nin A.Ü.D.G. isimli kitabından.
|
|
Tarih: 18.02.2008 Hit: 52
|
|
Günün Hadis-i
Şerifi |
|
Ölümden önce hayatının, hastalıktan önce
sağlığının, meşguliyetinden önce boş vakitlerinin, ihtiyarlığından
önce gençliğinin, yoksulluğundan önce zenginliğinin kıymetini bil.
|
|
Günün Duası |
Ey Rabbim! Girişeceğim her işe
doğruluk ve içtenlik üzere girmemi, bırakacağım her işten de doğruluk
ve içtenlik göstererek çıkmamı sağla ve bana katından destekleyici bir
güç bahşet!
Âmîn... Âmîn... Âmîn... |
|