|
İstatistikler |
|
Üye
sayısı: 2.630
Portal Konu sayısı: 12
Portal AltKonu sayısı: 93
Portal Yazı sayısı: 971
Forum başlıkları: 49
Forum konuları: 4.569
Forum mesajları: 16.496
Sayfa izlenimi: 861.553
Bugünkü sayfa izlenimi: 434
En son üyemiz: deli1453
Sayfa oluşum süresi:xx
Gösterim süresi: xx
İp adresiniz: 38.103.63.16
|
|
Halidiye.com | Sultan Abdülhamid'in Dış Politikası
Sultan Abdülhamid'in Dış Politikası
Sultan Abdülhamid'in Dış Politikası
Ahmet Kuru
|
|

19. yy. Sonunda Osmanlı Devleti:
1699 Karlofça Antlaşması ile ilk defa toprak kaybeden Osmanlı Devleti,
Rusya’nın Kırım’ı 1783te işgali ile, ilk defa bir islam toprağında
gayrimüslimlerin hakimiyetini kabullenmek zorunda kalmıştı. Böylelikle
insani güzellikleri gösterme adına Viyana kapılarına kadar ulaşan, hak
ve hakikati tebliğ için geliştirilen fetih politikası, tam anlamıyla
bir muhafaza ve müdafaa politikasına dönüşmüştü. Hatta, devletin içinde
bulunduğu durum, kendi sınırlarını kendi kuvvetiyle korumaya yetmediği
için, Osmanlı Devleti değişik Avrupa devletlerinin vesayeti altında
statükoyu korumaya başlamıştı. Bunun sonucunda 18. ve 19. asırlar,
Osmanlı idarecilerinin İngiltere, Fransa, Rusya ve Almanya arasındaki
menfaat çatışmalarından istifade ederek, güç dengeleri içinde devlete
en uygun pozisyonu aradığı asırlar olmuştur.
II. Abdülhamid tahta çıktığında kendini bir ateş çemberi içinde buldu.
Ruslar Kırım ve Kafkasya’yı. Fransızlar Cezayir’i ele geçirmiş,
Sırbistan ve Romanya özerkliğini, Yunanistan ise, bağımsızlığını
kazanmıştı. Osmanlı Devleti, 1877-1 878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda uğradığı
yenilgi ile hem Bulgaristan’ı hem de uluslararası prestijini kaybetti.
Osmanlı Devleti, uluslararası arenada bu kadar güç bir durumda iken,
ülke içinde de, hemen hemen her konuda bir kriz yaşanmaktaydı. Sultan
Abdülhamid. hatıralarında bu durumu şöyle tasvir eder:
“Hazine borç içindeydi. Tanzimattan beri herşeyimizi Avrupa ‘dan
getirtir olmuştuk. Ülkede kurulmuş birkaç fabrika da kapanacak
haldeydi. Yol yoktu, haberleşme güçleşmişti. Kadroların büyük bir kısmı
ekalliyetin (azınlıkların) elindeydi. Avrupa’da ki elçiliklerimizde Rum
soyundan memurlar vardı,ki bazıları Yunanistan’a hizmet etmeyi Osmanlı
İmparatorluğu’na hizmetin önünde tutuyorlardı. Birşey daha vardı:
DÜNYA’DA YALNIZDIK. Düşman vardı, fakat dost yoktu. Salib her zaman
müttefik bulabilmekte, hilâl her zaman yalnız kalmaktaydı. (1) ”
Ülke, ekonomik bağımsızlığını yitirmişti. Avrupa’daki sanayi inkılabı
karşısında yediği şoktan kurtulamamış; en kötüsü de aydınlar cesaret,
inanç ve kimliklerini yitirmişlerdi. Jön Türkler ülkenin; eğitim,
sanayileşme, sağlık, iç barış gibi meselelerine kafa yoracaklarına,
hedef tahtası olarak Abdülhamid’i seçmiş ve bu mevzuda Ermeniler’le,
Rumlar’la ve Yahudilerle Avrupa’da ortak konferanslar tertiplemeye
başlamışlardı (2) .
Bir ülke idarecisinin otoritesi gayri meşru yollarla yıkıldığında,
rejimin meşruiyetinin zedeleneceği ve rejimin meşruiyeti ortadan
kaiktığında ise, ülke bütünlüğünün ve bağımsızlığının tehlikeye
düşeceği siyaset biliminin temel prensiplerindendir (3) .
Buna rağmen Jön Türkler, yerine hangi alternatifin geleceğini
hesaplamadan şiddetle Padişah’a yüklenmiş, bazı şairler sultanlarına
bomba atan bölücü Ermenileri “şanlı avcı” olarak alkışlamışlardı. Hiç
kuşkusuz bu durum ülkeyi uluslararası politikada zayıf düşürüyor ve
pazarlık gücünü kırıyordu. Dolayısıyla bu mesele Abdülhamid’in en büyük
ıstıraplarındandı:
“İngiltere her türlü fitneyi, masonluk kanalıyla yürütüyordu. Büyük
devletlerin konferanslannda görmüştüm ki, bunların niyetleri
Hristiyanlar’ın hukukunu temin değil, önce muhtariyetlerini, sonra
istiklaliyetlerini temin ile Osmanlı‘yı parçalamaktır. Bunu da iki
suretle teminine çalışıyorlardı: Hristiyan ahaliyi ayaklandırmak, bizi
kendi içimizde parçalamak. Jön Türkler’in Selanik teşkilatı Almanların,
Manastır teşkilatı da İngilizler’in eline mason locaları vasıtasıyla
geçmiştir. Birgün tarih, kendilerine Jön Türk denilen kimselerin neden
mason olduklarını elbette araştıracak ve ortaya koyacaktır. Bu
localardan aldıkları maddi yardımların, insani mi, siyasi mi
olduklarını da elbette ortaya koyacaktır. Bu gençler Batı‘ya
hayrandılar. Emellerine, ordunun bir parçasını da vasıta ettiler,
böylelikle ordu da içinden parçalanmış oldu. Garip tecelliye bakın ki,
Osmanlı‘yı parçalamak isteyen devletlerin hepsi bunlara arka
çıkıyorlardı. Acaba benim sarayın dört duvarı arasında gördüğüm bu
gerçekleri, koskoca yeryüzünü gezdikleri halde, nasıl göremiyorlardı.
“Bir diğer husus da şu idi ki, İngiliz parlamentosunda; bir Hintli, bir
Afrikalı, bir Mısırlı, Fransız parlamentosunda ise; bir Cezayirli mebus
var mıydı ki, Osmanlı parlamentosunda Rum, Ermeni, Bulgar, Sırp, Arap
mebusu bulunmasını istiyorlardı. Avrupa‘ya giden bazı gençler, orada
laboratuvarda ne olup bittiğıne bakmadan, kadınların erkeklerle dans
ettiğini görüyor, içkilerine hayran kalıyor ve memlekete gelince de
bunları Avrupa medeniyeti ve üstünlüğü diye anlatıyorlardı. Yanlıştır
deyince de, beni örümcek kafalı diye suçluyorlardı. (4) ”
 | | Berlin Antlaşmasından sonra Osmanlı devleti’nin sınırları |
Abdülhamid’in Dış Politikasından Misâller
İngiltere, uzunca bir süre Osmanlı’ya toprak bütünlüğünü koruma hususunda destek vermişti (5) .Böylelikle
Hindistan yolunun kontrolünü güvence altına almış oluyordu. Daha güçlü
bir devletin Doğu Akdeniz’e hakim olması İngiliz menfaatlerine tersti.
Fakat 93 harbinden sonra, bu politikanın zor yürüyeceği kanaatine
vardı. Özellikle Doğu Anadolu’dan başlatılacak Rus çıkarması
münasebetiyle yardım edemeyeceklerini düşünüyorlardı. Salisbury, “Biz balığız, donanmamız Ağrı’ya tırmanamaz ya!” diyordu (6) .
Rusya’nın güneye sarkmasının ve Fransa’nın Ortadoğu’ya yerleşmesinin
önlenebilmesi için İngiltere yeni bir strateji saptadı. Buna göre
bölgede kontrol edilebilecek küçük devletlerin desteklenmesi (örneğin
Yunanistan) ve yeni devletlerin kurulması (örneğin Ermenistan)
sağlanırken, diğer yandan da Hindistan yolunun güvenliği açısından
önemli görülen stratejik noktalar denetim altına alınacaktı.
Bu yıllarda Almanya, pazar ve hammadde ihtiyacını karşılama konusunda
sıkıntı içinde idi. Çünkü sömürge yarışında çok geç kalmıştı. Tabii
olarak Almanya ve Osmanlı yakınlaşması meydana geldi. Bir yandan Alman
askerleri Osmanlı ordusunun ıslahı için ülkemize geliyor, bir yandan da
ekonomik ilişkiler geliştiriliyordu. II.Wilhelm’in Osmanlı gezisi,
diğer Avrupa devletlerine karşı bir gövde gösterisine dönüştü. Bağdat
demiryolu inşaatının Almanya verilmesi ise, başta İngiltere olmak üzere
Rusya ve Fransayı da çok tedirgin etmişti. Çünkü bu hattın stratejik
bir ehemmiyeti vardı ve bu antlaşmayla Almanlar inşaat güzergahında
ticari haklar da elde ediyorlardı. İngiltere için Basra Körfezinin
denetimi her şeyden mühimdi (7) .
Bu süreç sonunda Almanya ve Avusturya’nın Osmanlı dış ticaret
hacmindeki payı % 42’ye yükselmişti, halbuki bu rakam 1880’lerde, %18
civarında idi. Aynı dönemde Fransa’nın payı %18’den %11’e,
İngiltere’ninki ise % 6l’den % 35’e düşmüştü. (8)
Günümüzdeki bazı yazarlar Abdülhamid’in 1880’lerden sonra tamamen
Almanya’ya yöneldiğini, İttihat ve Terakki’nin 1.Dünya Savaşı’na
Almanya ile girişinin bunun sonucu olduğunu yazmalarına rağmen, kendisi
hatıralarında meseleyi şöyle izah etmektedir: ”Kırk
yıl büyük devletlerin birbiriyle kapışmasını beklemiştim. Bütün ümidim
oydu ve Osmanlı’nın bahtını buna bağlıyordum. O beklediğim gün geldi.
Heyhat ki ben tahttan, idareciler de akıl ve basiretten
uzaklaşmışlardı. Beklediğim büyük fırsat bir daha ele geçmemek üzere
elimizden çıktı gitti. Otuz bu kadar yıl tahttan uzak durmamın bir
sebebi de bu idi. Saltanatım günlerinde bazı büyük devletlere tavizler
vermişsem, bunun içindi.Sırrımı, en güvendiğim sadrazamlara bile
açmadım. Büyük devletler arasındaki rekabetin eninde sonunda onları
çatışmaya götüreceği gözler önündeydi.Öyleyse Osmanlı Devleti böyle bir
çatışmaya kadar, parçalanmadan uzak yaşamalı ve çatışma günü ağırlığını
koyabilmeliydi. Almanlar’a yanaşıyordum, böylelikle İngilizler bana
daha dostâne yaklaşıyorlardı. Niyetim Almanlarla birlik olmak değil,
birlik gibi gözükerek ittifakımı, dünya denizlerine hâkim devlete
(İngiltere’ye) pahalı satmaktı. İngilizler’i ittifaka zorlamak için
Bağdat demiryolu inşaatını Almanlara verdim.”
Abdülhamid’in 33 yıl idare ettiği Balkan devletleri, kendisi tahttan
iner inmez birleşip Osmanlı’ya saldırdılar. Bu olay üzerine gözaltında
tutulduğu Selanik’te, vazifeli subayla aralarında şöyle bir konuşma
cereyan eder:
‘Hakanım, dört düvel ile harbe tutuştuk. Yunanistan, Bulgaristan, Karadağ ve Sırbistan’a karşı yenilmek üzereyiz.
-Dört düvel birleşir de haberimiz olmaz mı, bu nasıl gaflettir! Bu
devletler birleşemezle ki! Aralarında kilise kavgaları var... Yıllar
süren Makedonya boğuşmasını hatırlamıyor musun?
-Kiliseler kanunu çıkararak meclis-i mebusan ve ayan bu ihtilafı
halletti. Başımıza bu işlerin açılacağını kim bilebilirdi ki?!.. (9)
Esasen meclis-i mebusanın bu gafletine karşı yine de her şey
bitmemişti, fakat “Balkan savaşlarında bizi Balkan devletleri değil,
orduya giren politikanın yenmiş olduğu her cihetten belliydi.” (10)
Abdülhamid bir yandan Bağdat demiryoluyla Ortadoğu’daki islam birliğini
perçinlemek isterken, bir yandan da Hicaz demiryolu inşaatını
başlatıyordu. Yahudilerin büyük meblağlar karşılığında, Filistin’den
toprak satın alma teklifini reddetmesi nedeniyle de, onların hedefi
haline geliyordu (11) .
Ortaasya Türklerine askeri ve siyasi yardım gönderemese de seyyitler,
şeyhler, dervişler gönderip Asya’daki Müslümanları hilafete mânen
bağlamaya dikkat ediyordu (12) .
Hindistan ve Pasifik Müslümanlarıyla hilafet politikası gereği ilişkiye
girerken hissi davranışların, mazlum Müslümanların İngiliz ve Ruslar
tarafından daha da ezilmelerine sebep olacağının farkındaydı (13) .
Bu yüzden Müslüman azınlıklara para ve silah değil, ilim ve irşat
adamları göndermeyi prensip ittihaz etmişti. Çünkü siyasi bir harekete
ne Osmanlı’nın ne de mağdur Müslümanların gücü yetmeyecekti. Onun
zamanında atılan bu tohumlar hususen Milli Mücadele yıllarında
meyvesini vermiştir. O yıllarda toplanan Hindistan hilafet
konferansının aldığı bazı kararlar şunlardır: “Konferansımız Gazi
Mustafa Kemal Paşa ve hükümetin İslam’ı kurtarmak için yüklenmiş
olduklan meşakkatten dolayı tebrik eder. Ve yabancıları bütünüyle Türk
topraklarının dışına sürmeleri için dua eder. Herhangi bir Hintli
mü’minin İngiliz ordusuna girmesini yasadışı ilan eder. İngiliz
hükümeti, dolaylı veya dolaysız, açık veya üstü örtülü biçimde Ankara
hükümeti ile çarpışacak olursa, Hindistan Müslümanları‘nın, sivil
başkaldırı yoluna başvuracaklannı ve gelecek kongreyle bağımsızlıklannı
ilan ederek bayraklarını dalgalandıracaklannı kararlaştırır.” (14)
Japonya ile ilişkileri geliştirmek üzere yola çıkan Ertuğrul zırhlısı
uğradığı her yerde Müslüman ahalinin kuvve-i maneviyesini artırmış ve
büyük coşkuyla karşılanmıştır. Hint Müslümanları akın akın “bağımsız
bir İslam toprağı” olarak nitelendirdikleri gemiye ayak basabilmek ve
üzerinde namaz kılabiImek için büyük izdiham meydana getirmişlerdi.
Singapur’da ise Müslüman prensler farklı şehirlerden ziyarete
koşuyorlardı (15) .
Dış Polltikasındaki Bazı Prensipler
Abdülhamid Han’ın dış politikadaki bazı prensipleri şöyle özetlenebilir:
Amaç ve hedeflerde istikrar: Bir organizasyonun başarılı
olabilmesi için, asıl amacının ve bu amaca uygun, kısa ve uzun vadeli
hedeflerinin açık ve seçik belirlenmesi büyük bir ehemmiyeti haizdir (16) .Günlük
politikalar üreten devletler, tarih sahnesinde mühim bir rol
oynayamayacakları gibi, uzun ömürlü de olamazlar. Osmanlı’nın altı asır
yaşamasının sebeplerinden biri de amacının berraklığıydı. Osmanlı
Devleti, kurulduğu günden itibaren “ilâ-yı kelimetullah”ı hedef ittihaz
etmiş, dünya düzenini sağlama noktasında birçok zorlukla karşılaşmış,
bu konuda asıl amacına ulaşma istikametinde, kısa ve uzun vadeli
hedeflerin en iyisini seçmeye ve gerçekleştirmeye gayret göstermiştir.
Hatıralarında izah ettiği gibi uzun vadeli hedef olan İngiltere ile
ittifak için, kısa vadede Almanlarla iyi ilişkiler hedeflemiştir. Fakat
gerek iç, gerek dış politikasını uygulama hususunda en muhtaç olduğu
vesileden, (iyi bir KADRO’dan) mahrum olduğu için uygulamada muvaffak
olamamıştır.
Gizlilik: “Deneyerek öğrendim ki, iki kişinin bildiği bir
şey sır olmaktan çıkıyor. Oysa benim stratejilerimin yabancı devletler
tarafından bilinmemesi gerekliydi. Yabancı devletler, kendi emellerine
hizmet edecek kimseleri verip, sadrazam seviyesine çıkarabilmişlerse,
devlet güven içinde olamazdı. Doğrudan doğruya şahsıma bağlı bir
istihbarat teşkilatı kurdum. İşte jurnalcilik dedikleri budur. (17) ”
Abdülhamid, bu düşüncelerinden dolayı evhamlı sayılamaz, çünkü İngiliz
arşivleri bile dış devletlerle ortak darbe yapmaya çalışan
bürokratların bulunduğunu yazmaktadır. “İncelediğimiz (yabancı
arşivlerden) örnek olaylar sonrasında karşımıza ilginç bir tablo
çıkmaktadır. Osmanlı‘daki muhalifler uluslararası konjonktürden ve
olası bir büyük devletler müdahalesinden yararlanmayı başlıca
amaçlarından birisi olarak görmüşlerdir. Böylesi bir desteği
bekledikleri devletlerin başında ise, İngiltere gelmiştir. (18) ”
Barış: “Bir savaşa girip girmemeyi çok düşünür, yeneceğine
yüzde yüz güvenmediğim taraflara güvenmezdim, bir millet için en büyük
âfet savaştır, zaferle bitenleri bile bir milleti yorar, bitirir. (19) ”
Abdülhamid’in belirttiği gibi Devlet-i Aliye asırlardır savaşmaktan
harap ve bitap düşmüş, eğilim, bilim ve sanatta geri kalmış; halk ve
özellikle de azınlıklar, savaşlar sonunda hayatlarından bezmişlerdi.
Artık bu ülkenin sulha ihtiyacı vardı. Abdülhamid 30 yıl ülkeyi
savaştan uzak tutmaya muvaffak olmuştur. Bu konuda Kıbrıs ve Girit
mevzularında olduğu gibi zaman zaman ağır tavizler vermek zorunda
kalmıştır.
1882-1883 yıllarında ülkemize gelen Almanların raporları da, ordunun
savaşacak durumda olmadığını ispat ediyordu. Albay Kaehler yazdığı
mektuplarında Osmanlı ordusunun içinde bulunduğu kargaşa, tembellik,
rüşvet ve benzeri olumsuzluklardan bahseder. Yine bir Alman askeri olan
Von der Golts ise, ortalıkla savaşabilecek bir Osmanlı ordusunun
olmadığını söyler. (20)
Denge: Abdülhamid, dış politikada daima dengeleri korumaya
çalışmıştır. Yukarıda izah etmeye çalıştığımız gibi, halifelik
müessesesini bir koz olarak kullanırken, büyük devletleri tam anlamıyla
tedirgin etmemeye de dikkat etmiştir. Bulunduğu asrın şartlarını idrak
ettiğinden, hissi davranışlar içine girmemiştir.
Büyük devletlerin hiçbirine tam olarak bağımlı hale gelmemiş,
hiçbiriyle de ittifak yapma kapılarını tam olarak kapatmamışlır. Batılı
devletlerin aralarındaki menfaat çatışmalarını lehimizde
değerlendirmeye gayret göstermiştir.
Batı’ya bakış: Abdülhamid, dış politika anlayışında hiçbir zaman
Batı düşmanı bir imaj oluşturmamış, anti-emperyalizm gibi içi boş
sloganlar kullanmamıştır. Batılı devletlere karşı kullanabileceği bütün
kozları kullanmaya gayret göstermiş, değişik alternatifler aramıştır.
Japonya ile ilişkiye girmeye çalışması, Amerika ile ortak petrol arama
yollarını araştırması bu gayretlerdendir.
Şahsi dostluklar: Sultan Abdülhamid, dış politikada daha rahat
hareket edebilmek için şahsi dostluklara ehemmiyet vermiştir. II.
Wilhelm ile yapılan karşılıklı ziyaretlerin ve birlikte yapılan
gezilerin, Almanya ile ilişkilerimize olumlu tesirleri olmuştur. Sultan
Abdülhamid, o zamana kadar hiçbir ecnebi devletten nişan kabul etmediği
halde, iki devlet arasındaki ittifak için gerekli zemin ve zamanın
oluştuğuna inandığında, Japon Imparatoru Mikado’nun gönderdiği,o güne
kadar sadece Rus Çarı II. Aleksander ile Bismarck’a verilmiş olan
Japonların en büyük nişanı Krizantem’i kabul etmiştir. (21)
Sonuç:
Tarihi gerçekler, üzerinde analizler yaparak bilgi ve tecrübe elde
edinilmesi gereken kaynaklardır. Bu hakikatler iç siyaset malzemesi
yapılmamalı, bilimsel ve objektif bir üslupla ele alınmalıdır. Bin
yıllık tarih ve kültür zenginliğimiz, verimli değerlendirildiği
takdirde, dış politika hususunda bize ışık tutacak, uluslararası alanda
bize büyük bir avantaj sağlayacaktır.
Bu zaviyeden bakınca her lider gibi doğru ve yanlış icraatlar
bulunabilecek olan II. Abdülhamid’in 33 yıllık dış politikası üzerine
uzun ve detaylı araştırmalar yapılması ve üniversitelerde okutulması
milli bir görevdir.
Dipnotlar
1. Bozdağ, İsmet. Abdülhamidin Hatıra Defteri, Kervan yay, 1975.
2. Temo,İbrahim. Hatıraları, Arba Vay.
3. Roskin & Cord, Politics Science, Prince & Hall. 1991.
4. Bozdağ, İsmet. Abdülhamidin Hatıra Defteri, Kervan yay, 1975.
5. Yerasimos, Stefanos. Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkaslar, İletişim.
6. Öke, M. Kemal. Vanberi’nin Gizli Raporlarında Abdülhamid, 1983.
7. Sönmezoğlu, Faruk. Türk Dış Politikasının Analizi. Der yay, 1994,
8. a.g.e
9. Bozdağ, İsmet. Abdülhamid’in Hatıra defteri. Kervan yay. 1975.
10. a.g.e
11. a.g.e
12. Yeni Türkiye, 1997, 15. Sayı
13. Bozdağ, İsmet. Abdülhamidin Hatıra Defteri, Kervan yay, 1975.
14. Sönmezoğlu, Faruk. Türk Dış Politikasının Analizi, Der yay, 1994.
15. Refik, İbrahim, Destansı Hüzün, TÖV. yay. 1994.
16. Pearce&ROBINSON. Competetive Strategy, Irwin, 1994.
17. Bozdağ, İsmet. Abdülhamid’in Hatıra Defteri, Kervan yay, 1975.
18. Sönmezoğıu. Faruk. Türk Dış Politikasının Analizi,Der yay,1994.
19. Bozdağ, İsmet. Abdülhamid’in Hatıra Defteri. Kervan yay, 1975.
20. Sönmezoğlu, Faruk. Türk Dış Politikasının Analizi, Der yay, 1994.
21. Refik,İbrahim. Destansı Hüzün. Töv. yay 1994..
|
|
Tarih: 18.02.2008 Hit: 21
|
|
Günün Hadis-i
Şerifi |
|
Ölümden önce hayatının, hastalıktan önce
sağlığının, meşguliyetinden önce boş vakitlerinin, ihtiyarlığından
önce gençliğinin, yoksulluğundan önce zenginliğinin kıymetini bil.
|
|
Günün Duası |
Ey Rabbim! Girişeceğim her işe
doğruluk ve içtenlik üzere girmemi, bırakacağım her işten de doğruluk
ve içtenlik göstererek çıkmamı sağla ve bana katından destekleyici bir
güç bahşet!
Âmîn... Âmîn... Âmîn... |
|