|
İstatistikler |
|
Üye
sayısı: 2.630
Portal Konu sayısı: 12
Portal AltKonu sayısı: 93
Portal Yazı sayısı: 971
Forum başlıkları: 49
Forum konuları: 4.569
Forum mesajları: 16.496
Sayfa izlenimi: 861.588
Bugünkü sayfa izlenimi: 469
En son üyemiz: deli1453
Sayfa oluşum süresi:xx
Gösterim süresi: xx
İp adresiniz: 38.103.63.16
|
|
Halidiye.com | Tâc'ın İncisi'ndeki Osmanlı'nın Yetimleri
Tâc'ın İncisi'ndeki Osmanlı'nın Yetimleri
Tâc'ın İncisi'ndeki Osmanlı'nın Yetimleri
İbrahim REFİK
|
|
1. DÜNYA SAVAŞI
VE MUKADDES CİHAD
Tarihler 11 Kasım 1914’ü gösterdiğinde Hint Müslümanlarının,
gerçekleşmemesi için hergün dua dua yalvardıkları hadise patlak verir.
İttihatçıların yeni yetme maceracıları, koca Devlet-i Aliye’yi bir
çırpıda 1. Dünya Savaşının içine sürükleyiverirler.
Almanya’nın yanında fiilen savaşa gireriz. Ardından, dünyadaki bütün Müslümanları savaşa çağıran “Mukaddes Cihad Fetvası” alelacele yayımlanarak (14 Kasım 1914) imkânlar ölçüsünde dört biryana dağıtılmaya çalışılır.
‘Ba’de harabi’l-Basra”, iş işten geçmiştir. Sinsi İngilizler çok daha
önceden tedbirlerini almışlardır. Hindistan Genel Valisi Hardinge,
yarımadadaki halka tesiri olan nüfuzlu kişilere gönderdiği enteresan
mektupta, şunları yazmaktadır:
“Savaş durumunda Osmanlı Sultanı, “Halife”
sıfatıyla muhtemelen dünyadaki bütün Müslümanları, bilhassa Hindistan
Müslümanlarını İngiltere’ye karşı cihada çağıracaktır. Böyle bir şey
söz konusu olursa, Hindistan’daki birçok Müslüman siz ekselanslarına
rehberlik için müracaat edecekler ve Halife’nin ilanının geçerliliği
hususunda sizin açıklamalarınızı sabırsızlıkla bekleyeceklerdir. Buna
göre, ekselanslarınızı, Hindistan’daki Müslümanların lideri ve sözcüsü
olarak ortaya çıkmaya ve İngiltere’nin tavrının doğru ve adil olduğunu
ilan etmeye çağırıyorum...”
TEŞKİLAT-I MAHSUSA’NIN
ÇIRPINIŞLARI
Hint Müslümanları, İngilizlerin ağır, sindirici baskılarına rağmen
cihad çağrısına ellerindeki imkânlar ölçüsünde cevap verirler.
Osmanlı istihbaratı “Teşkilat-ı Mahsusa” nın, Güney Asya’da faaliyet
göstermek üzere İstanbul’da kurduğu “Gadr” teşkilatı, başarılı
faaliyetlerde bulunur. Çıkarmış oldukları “Cihan-ı İslam” isimli
gazeteyi Hindistan içlerine kadar sokarlar.
13 Kasım 1914’de Belûcî askeri birliğine sızan Osmanlı
istihbaratçıları, gazeteyi dağıtıp, askerleri Halife’ye itaate ikna
ederler ve 1915 Ocağında ayaklanmaya hazır hale getirirler. Ne var ki
bu faaliyetler, 21 Ocak’ta ortaya çıkarılır ve ekibin ileri
gelenlerinden 200 kişi darağacına yollanır.
Öte yandan, Hindistan’ın kuzeybatı yöresindeki sınırda kurulan
“Mücahidin” isimli teşkilat, silahlı bir koloni oluşturarak ayaklanır.
1918’de İngilizlerle çarpışmaya girişilmesi sonucu pek çoğu şehit
edilir.
Şubat 1915’de Lahor’daki öğrenciler, okullarını bırakarak “Mücahidin”e
katılma kararı alırlar. Bunlar, Kabile geçmek ve orada Teşkilat-ı
Mahsusa ile işbirliğine gitmek niyetindedirler. Ne var ki, Ruslar
tarafından yakalanarak İngilizlere teslim edilirler. Kendilerine niçin
bu yola başvurduklarını soran İngiliz polisine verdikleri cevap,
oldukça ibretlidir: “Padişahımız böyle istedi.”
Teşkilat-ı Mahsusa’nın planladığı en cesur atılım “İpek Mendil”
hareketidir. Enver Paşa, “Hac hatırası” adı altında hazırlattığı ipek
mendillere Hindistan ayaklanmasının talimatını yazıp, Mekke’ye gelen
Hind Müslümanlarına vererek onlarla diyalog kurmaktadır. Bu plan
Hindistan’ın Afganistan’a açılan kuzeybatı hududundan başlatılacak bir
hücum ile aynı anda ülke içinde gerçekleştirilecek koordineli bir
ayaklanmayı ihtiva etmektedir. Ruslar ve İngilizlerin çok sıkı
engellemelerine rağmen bir Teşkilat-ı Mahsusa heyeti, 1915 Ağustos’unda
Hint-Afgan sınırındaki Türk asıllı kabileleri, Hint Müslümanlarının da
yardımıyla Osmanlı tarafına çekmeyi başarır.
İngiliz belgelerine göre, 1913-1916 yılları arasında Türklerin desteği
ile Hindistan’da çıkan ayaklanma sayısı yetmiş sekizi bulmaktadır.
Acaba kendi bekalarını Osmanlı’nın varlığı ile özdeşleştiren bu hasbi insanlardan daha fazlası beklenebilir miydi?
Hadiselere gerçekçi bir gözle baktığımızda:
Hint Müslümanları, topyekün ayaklanabilecek durumda değillerdi. Ne
maddi güçleri, ne böyle birşeye hazırlıkları, ne silahları ve ne de
disiplinli bir orduları vardı. Aynı şekilde, gelişen hadiseler,
Hindistan’da çoğunluğu teşkil eden Hinduları aynı derecede
ilgilendirmediği için muhtemel bir ayaklanmada Hindularla işbirliği de
hemen hemen söz konusu değildi.
Öte yandan İttihat ve Terakki iktidarı, askeri ve stratejik açıdan
böylesine önemli bir konuda Hint Müslümanlarının katılımını sağlamak
için oldukça geç kalmış, hatta daha önceden kayda değer bir hazırlık
bile yapmamıştır. Ayrıca Osmanlı’nın, savaş davetini gereği gibi
duyuracak haberleşme ve tanıtım imkânlarından mahrum bulunmasına
karşılık, İngilizler güçlü propagandaları sayesinde cihad fetvasını tam
tersi bir gaye için kullanabilmişlerdir. Nitekim, Çanakkale Savaşı’nda
bize karşı İngiliz safında çarpışan Müslüman sömürge askerleri
arasından alınan esirlerin
sorgulamalarından çıkan neticeye göre, bu askerler: “Dinsiz
ittihatçıların Halife’yi hapsettikleri ve İngilizlerin de onu kurtarmak
için İttihatçılara savaş açtıkları” propagandasına inandırılmışlardır.
BİZİ BİZE VURDURANLAR
1. Dünya Savaşı Avrupa’dan Orta Doğuya kadar heryerde bütün dehşetiyle
başlayınca, İngilizlerin çok sayıda insan gücüne ihtiyacı olur; ve bu
iş için sömürgeler biçilmiş kaftandır. Hele “Tac’ın incisi”, onlar için
bir nevi insan harasıdır.
Ve İngilizler, 1. Dünya Savaşı boyunca bir milyona yakın (941 bin)
Hintliyi değişik cephelere sürerler. İşin enteresanı, bunun %80’den
fazlası Türk cepheleridir.
Gitmemekte direnenlerin ve cephede İngiliz komutanına itaat etmeyip silahlarını bırakanların akıbetleri çok korkunçtur.
1914’de sevkiyat için Bombay’da toplanan Müslüman askerler, Türk
kardeşlerine karşı savaşmak üzere Irak’a gönderileceklerini
öğrendiklerinde esir dahi olsalar gitmeyi onurlarına yediremezler.
Fakat derhal şakaklarına İngiliz namluları dayanır. Buna rağmen
gitmemek için ayak diretirler. Çünkü din kardeşinin kanına girip ebedi
saadetlerini tehlikeye atmaya hiç mi hiç niyetleri yoktur. Ve sonunda
bed bir “Ateş!!” sesinin ardından, sinelerine yedikleri kurşunlarla
birbiri ardına Hakka uzanırlar.
Ayrıca değişik cephelerde İngiliz komutanlarına itaat etmeyip Müslüman
kardeşine karşı silah çekmeyen Hint Müslümanları da derhal idam
edilirler. Hem de domuz derisinden yapılmış iplerle... Çünkü domuzun
Müslümanlarca haram oluşu, bu iple idam edilenlerin cennete
gidemeyecekleri düşüncesini taşımakta ve tabii ki Müslümanlar için
manevi caydırıcı bir tesir meydana getirmektedir.
DAHA İYİ BARIŞ ŞARTLARİ İÇİN
Savaş, İngiltere ve müttefiklerinin zaferiyle neticelenince sıra,
Osmanlı mülkünün masada paylaşılmasına gelmiştir. Mütareke şartlarını
çiğneme pahasına, savaşın
emperyalist galipleri Osmanlı vatanını işgal etmeye hazırlanmaktadırlar.
Hintli Müslümanlar, 28-29 Şubat 1920’de Ebu’l-Kelam Azad başkanlığında
Kalküta’da bir konferans tertip ederler. Bu konferansta padişaha sadık
kalınmasına; barış Osmanlı adına tatminkâr olmadığı takdirde İngiltere
Hükümeti’nin Hint Müslümanlarından sadakat beklememesine ve hilafeti
korumak için ellerinden gelen herşeyin yapılmasına karar verilir.
Ayrıca bu gayretli insanlar, kardeşleri için Avrupa’ya doğru yollara
dökülürler. Teşkil edilen bir heyet, hemen İngiltere’ye hareket eder.
Londra’da birçok devlet adamı ile görüşülerek lobi faaliyetlerine
girişilir. Heyet, Başbakan Lloyd George ile de görüşmeye muvaffak olur.
Başbakan tarafından oldukça soğuk karşılanan heyet ona:
“Mekke, Medine, Kudüs ve İstanbul’un Müslümanlarca mukaddes olduğunu,
buraların Halife’nin yönetiminde kalması gerektiğini, Türklerin
İstanbul’dan atılmasının İslam dünyasına karşı açılacak bir Haçlı
Seferi manasına geleceğini, Halife’nin Istanbul’da ‘rehin’ gibi
tutulamayacağını, çünkü onun bir papa olmadığını...” anlatır. Toplantı
bitip de çıkarken, heyet başkanı Muhammed Ali, “Herşeye rağmen Tac’a
(İngiliz Krallık Tacı’na) sadakatimizle dini vecibelerimiz arasında bir
seçim yapmak zorunda kalırsak, İslam önce gelecektir” demeyi de ihmal
etmez.
Türk kardeşleri için oradan oraya koşuşturan bu Hint kıtasının şuurlu
insanları, o günlerin Avrupasında Türk dostu olmanın ne kadar zor
olduğunu bizzat yaşarlar.
PASİF DİRENİŞTEN ŞİDDETE
10 Ağustos 1920’de imzalanan Sevr Anlaşması, Güney Asya Müslümanlarında
tam bir hayal kırıklığı meydana getirir. Anlaşmanın “cezalandırıcı”
hükümleri, Hilafet Komitesinin Avrupa’da kapı kapı dolaşıp çırpındığı
hususları çiğnemektedir.
Artık bundan böyle pasif ve aktif direniş hareketinin ardı arkası
kesilmeyecektir. Geniş kapsamlı mücadelenin “ilk adımı” olarak
“İşbirliğinden Sakınma” (non-cooperation) uygulamasına girişilir. Bu
harekete Gandi de katılır. Fakat Müslümanların elinde “cihad” ve
“hicret” olmak üzere iki mücadele metodu daha vardır. Muhammed Ali ve
arkadaşları, Türkler’e karşı savaşa gönderilme ihtimali göz önünde
tutularak hiçbir Müslümanın İngiliz ordusuna yazılmamasını, yazıldıysa
derhal istifa etmelerini ilan ederler. Ardından genel grev tatbik
edilir. Öğrenciler okullarını, köylüler sabanlarını, memurlar
ofislerini bırakırlar; nümayiş için sokaklara, dua için camilere
doldururlar. Ulema, halkı yönlendirmekte; bu sessiz direnişe kadınlar
da katılmaktadır. İngilizlerin hangi vesileyle olursa olsun taltif
ettiği Hintli Müslümanlar, nişanlarını, beratlarını ve madalyalarını
İngiliz otoritelere iade etmektedirler. Kamu hizmetlerinden istifalar
birbirini kovalamaktadır.
Sıra aktif direnişe gelmiştir. Ali kardeşlerin diğer dindaşları ile
birlikte tutuklanmalarından sonra ufukta “cihad” gözükmüştür. Malabar
bölgesindeki Moplah aşireti ayaklanır. Bu direniş, dört ay içinde kanlı
bir şekilde ancak bastırılabilir.
Geriye sadece “Hicret” alternatifi kalmıştır. Hint Müslümanları, Hz.
Peygamberin (say), Mekke’den Medine’ye göçünden ilham alarak “Hicret”e
yönelirler. Müslümanlar, Anadolu’ya ulaşınca mücadelelerini daha
tesirli sürdürebileceklerine inanmaktadırlar. Otuz binden fazla
Müslüman, tıpkı Asr-ı Saadet’te olduğu gibi, geride ev, mülk, iş ve
herşeylerini bırakarak yollara düşerler. Bu muhacirlerin bir kısmı sert
iklim şartlarından, hastalıklardan ve açlıktan yollarda kırılırlar.
Kalanlarını da Afgan sınırında acı bir sürpriz beklemektedir; O güne
kadar Hint Müslümanlarına yakınlık gösteren Afgan Emiri, İngiliz
baskısına dayanamayarak muhacirleri ülkesine almama kararı alır.
Müslümanlar, perişan olmuşlardır. Çar naçar yeniden gerisin geriye
yollara düşerler. Geride kendilerini ayrı bir felaket daha
beklemektedir. İngiliz polisi, bütün mal ve mülklerini müsadere
etmiştir. Bu ne imtihandır Ya Rabbi!
Bu azimli muhacirlerden bazıları çileli ve maceralı bir yolculuktan
sonra bitkin bir vaziyette Bakü’ye ulaşırlar. Derhal oradaki Türk
konsolosuna gidip, Milli Mücadeleye katılmak üzere Türkiye’ye geçmek
için vize isterler. Fakat çok gariptir ki konsolos, yurdunu, yuvasını
terkederek, binlerce kilometre ötedeki Müslüman kardeşlerine yardıma
koşan bu insanların arzularını geri çevirir.
MİLLİ MÜCADELE VE DIŞA AKİSLERİ
Yıl 1921. İslam’ın dokuz asırlık beşiği Anadolu’nun dört bir yanı,
batılı zalim çizmeler tarafından çiğnenmiştir. Kurtuluş Savaşı’nın en
ümitsiz günlerinin yaşandığı bu hengâmede, İngiliz silahları ile
donatılmış Yunan ordusu, menhus elini Polatlı’ya kadar uzatmıştır.
Hindistan Müslümanları Patna’da düzenledikleri konferansta, İslam
aleminin organik bir yapıya sahip olduğunu, bir uzvun acıya gark
olmasının, diğer ünitelerce de paylaşılması gerektiğini vurgulayarak
Anadolu’daki Milli Mücadeleyi bütün kalpleriyle desteklerler. Ve çok
geçmeden Anadolu’nun iman erleri, bu işgalci ayrık otlarını temizlemeye
başlarlar.
Bütün bunlar olurken İngiltere Bakanlar Kurulu, panik içinde yardım
etmeleri ricasıyla müstemlekelerine telgraflar yağdırmaktadır. Bu
telgraflarda, “Türk ordularının hiçbir mukavemete rastlamadan
İstanbul’a doğru ilerlediklerini, mağlubiyet veya İstanbul’un
müttefiklerce alçaltıcı bir şekilde boşaltılması halinde, Hindistan’da
ve dünya Müslümanları arasında ciddi neticeler doğurabileceğini”
yazmaktadır.
1922, Türkler için zafer yılıdır. “Helen çocukları”nın İzmir’de denize
döküldüğü haberi Hindistan’a ulaştığında Müslümanlar bayram yaparlar.
Bütün ülke sevinç ve heyecan içindedir; Anadolu kurtulmuştur. Artık
sıra kendi kurtuluşlarına gelmiştir.
“PAK ÜLKE”NİN DOĞUŞU
Hint Müslümanlarının Türklere olan yakınlığı çok eskiden beri manevi
bağlarla perçinlenmiş olarak apayrı bir buutta cereyan etmiştir. O
derece ki, mat siyah saçlı, derin bakışlı bu esmer insanlar, Türklerle
kader birliği ederek beraber ağlayıp beraber sevinmişlerdir.
Zamanla daha da kuvvetlenen bu bağlar, Abdülhamid Hanın güçlü hilafet
şemsiyesi altında doruklaşmış ve “İstanbul’da bir Türk hapşırsa,
Lahor’da bir Hintli Müslüman nezle olur” hassasiyetine ulaşmıştır.
Hintli kardeşlerimiz, ortak düşmanlara karşı İstanbul’daki hilafet
makamına sırtlarını vererek “İslam Birliği” siyasetinin gücüyle
üzerlerindeki istibdadın kalkacağına bütün kalpleri ile inanmışlardır.
Müşfik bir hami olarak görmek istedikleri devrin son hür İslam devleti
olan Osmanlı’nın yavaş yavaş kan kaybetmesi üzerine, kendi dertlerini
ve ideallerini bir tarafa bırakan Hindistan Müslümanları, bu “Koruyucu
Kalkan” larını canlandırıp ayakta tutma çırpınışına girişmişlerdir. Bu
uğurda muazzam maddi yardımlardan, cihad ve hicrete kadar birçok yolu
deneyerek göz yaşartıcı fedakârlıklar göstermişlerdir.
II. Abdülhamid döneminde tohumları atılarak, İttihat ve Terakki
zamanında yeşertilip, Milli Mücadelede meyvesini veren bu kuvvetli
bağların tesiriyle Osmanlı, 1. Dünya Savaşı sonunda yeni bir kimlikle
ayakları üzerine doğrulabilmiştir.
Bununla beraber, İslam’ın ruhlarına kazandırdığı bu aktivite sayesinde
giriştikleri “Hilafet Hareketleri” (Osmanlıcı tavır ve faaliyetler),
Hint Müslümanlarını, sömürge olmanın verdiği pasifleştirilmiş köle ruh
haletinden kurtararak dini ve milli şahsiyetlerinin gelişmesinde son
derece büyük rol oynamış ve sonunda bağımsızlık fikrinin oluşmasında
adeta bir yay rolü görmüştür.
Hindistan Müslümanları, savaşın sonunda kendileri gibi Asyalı sayılan
Türklerin, Avrupalı sayılan Yunanlıları fiilen, İngilizleri de manen
yenmeleriyle ezilmişlik psikolojisinden sıyrılarak, milli gururları
uyanmış ve batılıların da mağlup edilebileceği fikrini fiiliyata döküp
hürriyet ve istiklal mücadelelerine hız vermişlerdir.
Bediüzzaman Hazretleri’nin ifadesiyle: “İngiliz Mekteb-i İradisinde
okuyan bu İslam’ın “Müstaid Veledi” (kabiliyetli evladı), Muhteşem adil
pederi olan İslamiyet’in bayrağını afak-ı kemalatta dalgalandırarak
kader-i ezelinin nazarında feleğin inadına, nev’i beşerdeki hikmet-i
ezelinin sırrını ilan etmiştir.”
Evet, kendini ispat ederek “Şehadetnamesini alan bu asilzade evlat”, İslam’ın
birleştirici fonksiyonunu kullanarak uzun mücadelelerden sonra
istiklalini kazanıp, “pak ve temiz ülke” manasına gelen “Pakistan”
devletinin temellerini atmıştır.
Ve bugün, din kardeşliğinin pekiştirdiği Türk-Pakistan dostluğu, birçok Pakistanlı’nın:
“Biz iki vatanlı bir milletiz” diyebileceği samimiyette varlığını sürdürmektedir.
KAYNAKLAR
- Mısıroğlu, Kadir; Yunan Mezalimi, Sebil Yay., İstanbul 1992,
- Öke Prof. Dr. M. Kemal; Hilafet Hareketleri, T.D.V. Yay.. Ank. 1991
- Özcan, Azmi; Pan-İslamizm, T.D.V. Yay.. İst ./1992
-Eraslan, Dr. Cezmi; II.Abdülhamid ve İslam Birliği, Ötüken y., İst. 1992
- Bozdağ, İsmet; II.Abdühamid’in Hatıra Defteri, Kervan Yay,, İst./75
-Kocabaş, Süleyman; Türkiye ve İngiltere. Vatan Yay., İstanbul /85
- Kafkas, Mehmet; Geçmişi Bilmek-1, Nil Yay., İzmir /1993
- Kemal, Enver ziya; Osmanlı Tarihi, Git. yılı, T. T. K. Yay., Ank./ 88
- Haslip, Joan. Bilinmeyen Taraflarıyla Abdülhamid, İstanbul 1964
-Özyüksel. Murat; Anadolu ve Bağdat Demiryolları, Arda Yay., ist.188
- Karaca, Yusuf; “Osmanlı’nın Yetimleri, İslami Edebiyat, Tem-Ağu-Ey./ 1993,sayı.21
- Bayur, Yusuf Hikmet; Türk İnkılabı Tarihi, T.T.K. Yay., Ankara 1987
- Güngör, Erol; İslam’ın Bugünkü Meseleleri, Ötüken Yay., İst,/87
- Mansfield, Peter; Osmanlı sonrası Türkiye ve Arap Dünyası, Sander Yay.. İstanbul/75
-Aralov, S. İ., Bir Sovyet Diplomatının Türkiye Anıları, Birey-Top. Yay., İst.. 1955
- Nursi, Said; Sünuhat,
|
|
Tarih: 18.02.2008 Hit: 24
|
|
Günün Hadis-i
Şerifi |
|
Ölümden önce hayatının, hastalıktan önce
sağlığının, meşguliyetinden önce boş vakitlerinin, ihtiyarlığından
önce gençliğinin, yoksulluğundan önce zenginliğinin kıymetini bil.
|
|
Günün Duası |
Ey Rabbim! Girişeceğim her işe
doğruluk ve içtenlik üzere girmemi, bırakacağım her işten de doğruluk
ve içtenlik göstererek çıkmamı sağla ve bana katından destekleyici bir
güç bahşet!
Âmîn... Âmîn... Âmîn... |
|