Soru Cevap Rüya Tabirleri Meal Akaid Tefsir Hadis Tasavvuf Tarih ve Medeniyet Halidiye FORUM
  Ana Menü
 » Ana Sayfa
 
» Evrad-u Ezkar
 
» Risale-i Halidiyye
 
» Risale-i Kudsiyye
 
» Mail Grup
 
» İslam Alemi
 
»
İslami İlimler
 » Halidiye Mektebi

 » Mektubat
 » Arştan Hüzmeler
 » Gülzar-ı Arifan
  Üye Menüsü
K.adı
Şifre

 

Şifremi unuttum
Üye ol

 
  Siteden haberler

Seyr-i Süluk Şeması

Rıhle Dergisi Çıkıyor

  Tasvip edilenler
» Ehlullah.com
» İsmetiyye
» Ebu Bekir Sifil
» İnkişaf
» Darul Hikme
» Fetvahane
» Sadabat
» Mecelle
» Reyhanikitap
» SultanReyhani
» Tahavi
» Kerbela
» Tasavvufi Hayat
» Tasavvuf Dergisi
» Dervişan
» Ehli Sunnet
» Guraba
» Hak-Dilaram
» ResimKalesi
» Hazırindir
» Rıhle Dergisi






  İstatistikler

Üye sayısı: 3.642
Portal Konu sayısı: 12
Portal AltKonu sayısı: 93
Portal Yazı sayısı: 930
Forum başlıkları: 46
Forum konuları: 3.240
Forum mesajları: 11.807
Sayfa izlenimi: 641.973
Bugünkü sayfa izlenimi: 322
En son üyemiz: kaptanyamağı

Sayfa oluşum süresi:xx
Gösterim süresi: xx

İp adresiniz: 38.103.63.18

  Halidiye.com | Asrın Sultanları

Asrın Sultanları

SRIN SULTANLARI

    82. Sayı
   Ekim 2007
    Asırlarda   Halidîlerin Damgası var
 
 
                     
                                                 
                   
     
 

  Bülbül güle   sevdalıdır denir ya; işte bülbülün derdi-tasası, rüyası, umudu, türküsü-şiiri,   kısacası ötüşü bile güle dairdir. Bülbül, dünyanın her yerinde gülün   derdindedir. İster Dicle kenarında olsun; ister Tuna boylarında uçsun,   bülbülün arayışı hep güldür. Siz de bülbül gibi ALLAH dostlarının bahçesini   aramaya başladığınızda, karşınıza nice güller çıkar.
 
  Buram buram Resulullah Efendimiz (sav) kokan ALLAH dostlarını ararsanız tan   yeri ağarırken; gülün kırmızı yaprağından çiğ katresinin sızması gibi;   Güllerin Efendisi’ne sevdalı Hak aşıklarının gözlerinden süzülen gözyaşının,   ALLAH Aşkından kaynaklandığını anlarsınız.
 
  Tasavvuf bir çiçek bahçesidir. Kar gibi beyaz sarıklı hocaların ders verdiği   camilerdeki çinilerde bile tasavvufu, ümmetin sevdasını bulursunuz.
 
  Çinilerde lale, tevhidi; gül, Efendimizi; karanfil ise mürşidi simgeler.   Lale’ye aşık, güle meftun karanfilleri bulmak, tanımak o kadar zordur ki.   Ancak nasibi olanlar, Hak aşıklarını tanıma ve sevme bahtiyarlığına   erişebilirler.
 
  Nasıl Osmanlı ecdadımızın İznik Çinileri hala sırrını koruyorsa; Hak Aşıkları   da kendilerini çinilerin sırları gibi saklarlar. Ancak vazife-i irşad için   tasavvuf imbiğinden sızanların içinde kimler yoktur ki?
 
  Tevazu, vefa, muhabbet, sevgi, sevda dolu bu sırlar dünyasından kimler geldi,   kimler geçti? Osmanlı’nın yaşlı çınarları, Fatih Camii’nin o geniş kubbeleri,   kim bilir hangi Hak aşıklarının zikrini duymakla bahtiyar oldu? Ümmetin köklü   ve derin tarihini geçin; son asırda bu koca dünya, kimlerin ayak izlerine   şahit oldu? Kimlerin; hangi Hak aşıklarının gözyaşları seccadeleri ıslattı?
 
  Şeyhinin sağlığında hilafetinin açıklanmamasını isteyecek kadar tevazu sahibi   Seyyid Muhammed Hüseyni Hazretlerinden bahsedebiliriz mesela. Yada mahdumu   Gavs-ı Kasrevi olarak tanınan Seyyid Abdulhakim Arvasi’ye Suriye yollarında   rastlarız. Kaçakçıların geçtiği yollardan mayın tehlikesine aldırmadan yapılan   ondört seferin sonunda gelen makamı, Gavs-ı Azamlık’tan dem vururuz…
 
  Kaçakçıların da amacı ticaretti, Seyyid Abdulhakim el-Hüseyni Hazretlerinin   amacı da... Ama bir tarafın ticareti dünyalık içindi, Gavs’ın ticareti ise   ahiret için. Bir taraf ucuz mal peşinde koşuyordu; Gavs ise dünya ve ahiretten   daha hayırlı olan Muhabbet-i İlahi’nin… Kaçakçılar, sonunda bir mayın   patlaması sonucu ölürken; Seyyid Abdulhakim Hüseyni’nin Şah-ı Hazne’ye giden   yolda marifetullah sırrına erip veliyullah oluşuna şahit oluyoruz.
 

                       
                                           
                   
     
     
 

 
 
  Yalova’ya gidelim mesela. Güneyköy’de, Şeyh Ziyaeddin Dağistani Hz.lerini   buzlu havalarda soğuk su ile erbainde guslederek, bin bir meşakkate rağmen,   hakkın rızasını aramasının hikayesini dinleriz.
 
  Bayburt’a uzanırsak belki, Dede Paşa Hazretlerinin ağzından dökülen hikmet   yüklü inci tanelerini şaşkınlıkla dinleyebiliriz. Rufai Şeyhi Hacı Mevlüd   Baba’nın aşktan yanmasını görebiliriz. Belki Giresun’a geçersek, Halveti-Şabanî   Şeyhi Mehmed Emin Efendi Baba’nın Keşap’taki evinde şirin Şabanî tacıyla; gül   yüzlü, nur sözlü dervişleri ile hemhal oluruz.
 
  Bakınız; Şabanilikte sarık, yani tac-ı şerif çok önemlidir. Taçsız, yani   sarıksız gelen, derse alınmadığı gibi tac-ı şerifin rengi dahi önemlidir.   Yeşil ALLAH Resulüne tahsis edilmiştir ve dahi varis-i enbiyalık makamına,   yani irşad haline ermemiş dervişânın yeşil rengi giymesi yasaktır.   Halvetiliğin diğer kolu Cerrahi Şeyhi Muzaffer Özak’tan; kitaba sevdalı   sahaflar şeyhinden ve eliyle Müslüman olan yabancıların devranına girmek,   insanı nasıl bir cezbeye sürükler, bir düşünsenize!..
 
  Ramazanoğlu Sami Efendi’yi zikretmeden, Hak aşıkları anlatılabilir mi hiç?   Osmanlılardan daha eski bir aile olan; Ramazanoğullarına mensup bu şehzade,   mirat-ı Resulullah’tır. Ailesinden kalan altı asırlık mal varlığını, haram   endişesi ile reddedecek kadar hassas bir yapıya sahip olan Sami Efendi   Hazretleri; uzun yıllar eserlerini yeni harfler ile bastırmaya müsaade   etmeyecek kadar Osmanlı’ya tutkundur.
 
  Suriyelilere Hac yolculuğu esnasında “edep Türklerdedir.” dedirtecek kadar   edep ve haya numunesi olan Sami Efendi (ks), son hastalığında dahi ayaklarını   uzatıp yatmayacaktır. Hani derler ya; “Yol, baştan aşağı edeptir” işte, Sami   Efendi’de yolu, yani edebi görürsünüz. Kapısında yemek bekleyen köpeğe bile   ‘köpek’ demez. Koca Sultan; damadı ve Halifesi Musa Efendi’ye “birisi yemek   istiyor” diyecek kadar yaratılanı sever. Bu haliyle, hayvan hakları   savunucularına nasıl da güzel bir ibret oluyor değil mi?
 
  Otuzyedi ilin müftüsüne tarikat talim ettiren Şeyh Muhammed Masum Norşini’yi;   Ehl-i Sünnet karşıtı akımlara karşı son devrin ciddi eser veren alimlerinden   Molla Sadreddin Yüksel Hocaefendi’yi, Hz. Ebu Bekr gibi halim, Hz. Osman gibi   cömert Musa Topbaş Efendi’yi burada anmamak olur mu?
 
  Halil Nurullah Zağrevi Hazretlerinin haftada bir Kur’an-ı Kerimi hatmettiğini   söylemeden geçmek de olmaz. Haftada bir hatim dedim de; aklıma Mehmed Ruhi   Kulevî (r.aleyh) geldi. Halveti-Uşşaki yolunun bu kutlu mürşidi de haftada bir   hatmeder ki; takvası, zühdü; Ege ovalarında; Gediz nehrinin kenarlarında hala   dillere destandır.
 
  Mehmed Ruhi Efendi’nin büyük şeyhi Saruhanlı Abdurrahman Sami Efendi (ks) da   son asrın sultanlarındandır. Abdurrahman Sami Efendi, irşadını Uşşaki’den   yapar ama başta Nakşi-Halidi olmak üzere pek çok tarikattan da icazetlidir.   Fatih Medreselerinden gelen bir allamedir. Dini ilimlerde zirvede olduğu gibi   dünyevi ilimlerden kimyada uzmandır aynı zamanda. Üstelik son devrin önde   gelen divan şairlerinden birisidir. Aruz veznine hakimdir. Şimdi bakmayın siz;   kapı gıcırtısına; mide gurultusuna benzer dörtlükleri ‘şiir’ diye yutturmaya   kalkanlara; Abdurrahman Sami Efendi’nin Divanı, sizi Arşın ötesine; kalbin   zümrüt tepelerine götürür…
 
  Arapça, Farsça, Türkçe, Kürtçe şiirler yazan; Divan Edebiyatının doruklarına   uzanan Erbilli Esad Efendi’den (r.aleyh) bahis açmamak olmaz. Esad Efendi   büyük şairdir; lakin o, vaktini şiire değil irşada verir. Halidi şeyhidir   çünkü. Halidi şeyhidir ama aynı zamanda Meclis-i Meşayih (Osmanlı zamanındaki   resmi Şeyler Meclisi) reisidir. Şeyhlerin hangisinin altın; hangisinin   ‘mangır’ olduğunu belirleyen heyetin reisidir Erbilli Esad Efendi.
 
  Aruz vezni ve divan edebiyatına söz gelince Erzurum’a uzanmamak; Alvarlı   Muhammed Lütfi Efendiyi (ks); dadaşların deyimiyle Efe Hazretlerini   hatırlamamak, o meşhur beytini;
 
  Herkes yahşi men yaman,
  Herkes buğday men saman
 
  deyişini; divan şiirindeki maharetini zikretmemek mümkün müdür?
 
  Erzurum gibi karın kalkmadığı; imkansızlığın silinmediği bir coğrafyada, böyle   bir Enderun alimi nasıl yetişti diye şaşırırsınız. Bu işlere yabancıysanız   şaşarsınız; ama biraz kalp ikliminden nasibinizi almışsanız; boyun büker; ‘Efe   Hazretleri de Nakşi Halidi şeyhidir ne de olmazsa’ dersiniz.
 
  Kökü Asrı Saadete Uzanan Yol; Halidiyye
 
  Dergimizin yayın yönetimi, bizden Ekim sayısı için Halidiliğin seyri ve son   dönem Gönül Sultanları, konulu bir yazı talep ettiğinde, şöyle bir durdum...   Beş-on saniyelik bu duruşumun altında; koca bir tarihin nasıl yazılacağı   düşüncesi vardı. Halidiliği anlatmaya kalkışmak; yaşlı dünyamızın en uzun ve   en çetin son iki asrını anlatmaktır. Miladi 19. ve 20. asırlar; insanoğlunun   belki de en zor devreleri. Bu en zor devrenin; en önemli odaklarından birisi   de hiç kuşkusuz Halidilik’tir.
 
  Televizyonlarda görmüşsünüzdür; sosyologlarımız, araştırmacılarımız   Türkiye’deki cemaat/tarikat yapılanmalarını değerlendirirken, çoğunlukla   Nakşileri toplumun “varoşlarına”(!) hitap eden bir hareket olarak gösterirler.   Halbuki işin aslı bundan çok daha farklıdır.
 
  İşin detaylarına girildiğinde, Halidiliğin tesir etmediği, İslami manada hitap   etmediği, muhatap almadığı herhangi bir toplumsal katman yoktur, dense   yeridir. Çünkü onlar her eve ve çadıra İslam’ı sokmanın derdindedirler.
 
 

                       
                                           
                   
     
     
 

 
  Halidilik; gerek yayıldığı coğrafi alan, gerek etki alanı açısından müslüman   toplumlar içerisindeki en büyük dini, fikri, kültürel, iktisadi ve sosyal   harekettir. Kafkas Dağlarından Yunanistan’daki Yanya şehrine; Mekke-i   Mükerreme’den Komor Adalarına kadar çok geniş bir saha da nüfuz bulan Nakşi-Halidi   yolunun izleri; ümmetin soluk aldığı her yerde mevcuttur.
 
  Bu kadar geniş bir coğrafyada; fıkıhtan hadise kadar tüm İslami ilimlerde,   büyük ve derin izler bırakan Halidi ekolunu biraz da olsa anlamak için gelin   Halidi Tekkelerine bakalım. Rastladıklarımızı değerlendirmeye tabi tutalım.
 
  Her Halidi Tekkesi; aynı zamanda bir medresedir. Büyük Selçuklu Veziri   Nizamü’l Mülk’ün temelini attığı medrese sistemi; Hoca (Seyda) yetiştirmeyi   hedefleyen ve bu hedefe uygun yetişen hocalar ile ümmet-i Muhammed’in   kalplerine itikadi virüslerin; ibadetlerine de ameli bidatlerin girmesine   engel olmaktır.
 
  Alemlerin Efendisine (sav) dayanan silsileleri ile Halidi Meşayihleri; bu   medreselerde oniki temel ilmi tahsil ederek, hocasının onayı olan ilmi   icazetle yani, diploma ile olgunluğunu ispat etmemiş kişilere, tasavvuf   icazeti (irşad izni) vermemeyi temel prensip olarak benimsemişlerdir.
 
  Böylelikle hem Tarikat-i Aliyye vasıtasıyla toplumun itikadi sapmalarına engel   olunmuş; hem ibadet hayatına karışmış bidatler temizlenmiş; hem de irfani   mektep olarak ahlak tezhibi ve kalbin safileşmesi sağlanmıştır. Mevlana Halid-i   Bağdadi (ks)’dan beri binlerce ‘ümmi’ (yeteri kadar zahiri ilmi olmayan) veli   yetiştiren Halidilik; ümmi şeyh çıkarmamıştır. İrşad müsadesi verilen   şeyhlerin yanında da muhakkak kuvvetli hocalar bulundurulmuştur.
 
  Bu noktadan hareketle bir misal verecek olursak; Mevlana Halidi Bağdadi (ks)   Hazretlerinin halifelerinden ve cenaze namazını kıldıran, ‘Reddü’l Muhtar’ın   yazarı İbn-i Âbidin (ks)’yu ve ‘Ramuzu'l-Ehâdis’ ve ‘Levâmiul-Ukûl’   kitaplarının müellifi Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi Hazretlerini zikretmek   mümkündür.
 
  Nakşilikte Dört Tecdit Ekolü
 
  Halidiliğin ilme bu kadar önem vermesinde, içinde yetiştiği ve Hacegan yani   ‘Hocalar yolu’ olarak da bilinen Nakşiliğin de tesiri büyüktür. Nakşilik,   tarihin akışı içinde, diğer irfan mekteplerinden ayrılmasına yol açan birkaç   tecdit hareketi geçirmiştir.
 
  Hace Abdulhalik-i Gücdevani (ks) ile dervişlerin şatahata kapılmaları önlenmiş   (şatahat; zahiren şeriata aykırı sözlerin manevi sarhoşluk ile söylenmesi),   Hazreti Pir Muhammed Bahauddin Buhari Şah-ı Nakşibend (ks) ile bir kısım   ulemanın riyaya kapılma endişesi taşıdığı cehr-i zikirden kalbi zikre dönülmüş   ve üveysiliğin hayatta olan bir şeyhin gözetiminde olması gerektiği   gösterilmiştir. İmam-ı Rabbani (ks) ile de vahdet-i vücut halinin nakıslık   olduğu ve Ehl-i Sünnet itikadına tam uygun olan ve kemal makamının vahdet-i   şuhud hali olduğu beyan edilmiştir.
 
  İmam-ı Rabbani ile tasavvufun itikadi sapmalara engel olmasının da gerekli   olduğu gösterilmiştir. Serhend gibi küçücük bir şehirde mukim İmam-ı Rabbani   Hz.leri, Hindistan’a hakim Babür İmparatoru Ekber Şah’ın ‘Din-i İlahi’ isimli   karma din safsatasını tarihe gömüvermiştir. Üstelik bir tek ok atmadan, bir   tek kılıcı kınından çıkarmadan.
 
  Nakşilikte dördüncü büyük tecdid hareketi, Mevlana Halid-i Bağdadi tarafından   yapılmıştır. Bu tecdidin irfani yönden en önemli kaidelerinden birisi de ümmi   olana seyr-i sülukunu bitirse dahi icazet verilmemesi olmuştur. Bu ilim,   fıkıhta amel esnasında ruhsatları dahi terk ettirmiş, azimetin seçilmesi   gerektiği gibi bir takva kaidesini de yola oturtmuştur.
 
  Bu ilmi hassasiyet ve dirayet, daha önce de söylediğimiz gibi bid’atlara ve   itikadi sapmalara engel olmuştur. Şia mezhebi sınırın hemen ötesinde tek renk   iken; sınırın hemen bu tarafında bir tek Şii’nin olmaması, Hakkari   Şemdinli’deki Nehri Tekkesi’ndeki Seyyid Taha (ks) Hz.lerinin irşadının bir   eseridir.
 
  Şii olan seyyidlerin şahıslarına saygısızlık etmeden; ALLAH Resulunun   ruhaniyetini incitmeden, Şia ile mücadelenin nasıl olması gerektiğinin en   güzel misali Seyyid Taha ve O’nun baş halifesi Gavs-ı Azam Seyyid Sıbğatullah   Arvasi Hz.lerinin ‘Minah’ isimli eserinde görülebilir.
 
  Bakınız; Seyyid Taha’da da İmam-ı Rabbani’nin tavrını görürsünüz. İmam-ı   Rabbani, Serhend’den çıkmadan “Din-i ilahi” isimli saçmalığa set olurken;   Seyyid Taha (ks) da Nehri’de üzüm bağlarının altındaki sohbetleri ile Şia’ya   engel olur.
 
  Bakmayın siz azlığa, küçük yerlerde, imkansızlıklar arasında olmaya. Halidikte   ihlaslı olmanın ALLAH’ın yardımına mazhar olmanın en bariz örneklerini   görürsünüz, Asr-ı Saadetten sonra. Onlar saf niyetlerinin karşılığında, hak   olan davalarında, İlahi yardıma mazhar olanlardır...
 
  (yazının devamını dergimizde okuyabilirsiniz)

AHMET HALİLOĞLU  /GÜLİSTAN

  Tarih: 19.02.2008   Hit: 64
  Köşe Yazarları
İsmail ARSLAN 
Aşağıladıkça Büyümek! 
Mazhar ERGENE 
Sarıklı Genç 2 
Hüseyin TÜRKERİ 
Uşşakilik 
Müştâk-ı Cân 
Varidat 
Muhammed Zahid 
Müslümanlık ve Müslümanlık şekli 
Abdullah SAKİZADE 
Rufai Tarikatının Özellikleri 
Ahmet ÖZEN 
Namazın Bahası 
Söyleşiler 
Kenan Çamurcu İle 2 
  Anket
 Hangi Meal-i Şerifi Okuyorsunuz?
 Elmalılı Hamdi YAZIR
 Hasan Basri ÇANTAY
 Ali BULAÇ
 Suat YILDIRIM
 Yaşar Nuri ÖZTÜRK
 Abdülbaki GÖLPINARLI
 Hasan Tahsin FEYİZLİ
 Mahmud USTAOSMANOĞLU



  Günün Hadis-i Şerifi


Ölümden önce hayatının, hastalıktan önce sağlığının, meşguliyetinden önce boş vakitlerinin, ihtiyarlığından önce gençliğinin, yoksulluğundan önce zenginliğinin kıymetini bil.

  Günün Duası
Ey Rabbim! Girişeceğim her işe doğruluk ve içtenlik üzere girmemi, bırakacağım her işten de doğruluk ve içtenlik göstererek çıkmamı sağla ve bana katından destekleyici bir güç bahşet!

Âmîn... Âmîn... Âmîn...
©2005 - 2008 Halidiye.com :: Tüm hakları saklıdır.
Sitemizdeki bilgileri kaynak göstererek kullanabilirsiniz.
1 - 2 - 3 - 4   Tasarım, hosting: Gisa
eXTReMe Tracker