|
İstatistikler |
|
Üye
sayısı: 3.619
Portal Konu sayısı: 12
Portal AltKonu sayısı: 93
Portal Yazı sayısı: 928
Forum başlıkları: 46
Forum konuları: 2.995
Forum mesajları: 11.043
Sayfa izlenimi: 619.715
Bugünkü sayfa izlenimi: 1.750
En son üyemiz: YASLIdeilYORGUN
Sayfa oluşum süresi:xx
Gösterim süresi: xx
İp adresiniz: 38.103.63.16
|
|
Halidiye.com | TASAVVUF MÜDÂFÂSI -II-
TASAVVUF MÜDÂFÂSI -II-
AKLI KARIŞIKLAR İÇİN TASAVVUF MÜDÂFÂSI -II-
GÜLİSTAN 73. Sayı
Ocak 2007
Tasavvufta beyat
Kimi sufiler, tasavvufu; içinde bulunulan zamanı en iyi değerlendirme ilmi
olarak anlatmışlardır. Dün geçmiştir, düne ait işlerde yapılabilecek ve
düzeltilebilecek bir şey yoktur. Yarın ise muhaldir, yani belirsizdir. İşte bu
sebeple, içinde bulunulan vakti en iyi şekilde değerlendirmek, boşa vakit
harcamamak gerektiği üzerinde durmuşlardır. Tasavvufi terbiye, kalpten kalbe
aksetme ile gerçekleştirildiğinden, hayatta olan kamil ve ehil bir mürşide
beyat etme mecburiyeti vardır.
Bey’at’ kelimesi lügatte ‘kabullenmek, onaylamak’ gibi manalar içeren Arapça
bir kelimedir. Günümüz mutasavvıfları tarafından ‘inabe, biat etme, el alma,
tevbe etme’ gibi muhtelif ve değişik şekillerde ifade edilen bey’at, tasavvufta
derviş ile şeyh arasında yapılan bir nevi mukaveledir, sözleşmedir.
Bu iki taraflı ahitleşmede; şeyh müridin terbiye ve ıslahını taahhüt edip
üzerine alırken, derviş veya sofi de ona ittiba ve emir/tavsiyelerine uymakla
mükellef olur. Beyat ile derviş, İslam'ı yaşama, Sünnete uyma ve nefsin
afetlerinden kurtulmada mürşidi kendisine rehber ve delil edinmiş olur.
Emirleri hoşuna gitsin veya gitmesin, beyat eden derviş şeyhine ittiba etmek ve
sadık kalmak ile mükelleftir.
Burada şunu ifade etmekte fayda var ki, beyatın konusu ferdin dinini
yaşamasıyla alakalıdır. Şeyhin müridine emir ve tavsiyeleri de tabii olarak bu
sahadadır. Görülmektedir ki, bazı kesimler bu ilişkiyi kulluk alanının dışında,
toplumu ilgilendiren, siyaset, ideoloji veya ticari gibi sahalarla
irtibatlandırmaktadırlar. Bundan dolayı da bir müridin mürşidine olan
teslimiyetinden kuşkuya düşmektedirler. Oysa düşünülmelidir ve kabul
edilmelidir ki, mürşid de bir sofidir ve tasavvuf kurumu tamamen kulluğun
icapları ve incelikleriyle ilgilidir. Bunun dışındaki sahalar, diğer sahalarla
iştigal eden hizmet erbabı Müslümanların ilgi alanına girer.
Beyat Kur’an, Sünnet-i Seniyye ve icma ile sabit bir ameldir. Nitekim Kuran-ı
Kerim'de Resulullah Efendimize (sav) hitaben: "Herhalde sana bey'at
edenler ancak Allah'a bey'at etmektedirler. Allah'ın eli onların ellerinin
üzerindedir. Kim ahdi bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah'a
verdiği ahde vefa gösterirse, Allah ona büyük bir mükâfat verecektir. "
(Fetih / 10 ) buyrulmuştur. Efendimize (sav)'e yapılan beyat, Allah'a söz
vermek olarak kabul edilmiş ve müfessirlerin icması ile beyat edene Allah'ın
kuvveti ve yardımı vaad edilmektedir. Bu ayet, Hudeybiye'de ağacın altında
beyat edenler hakkındaysa da müfessirler umuma şamil olduğunda müttefiktirler.
Yani, Resulüllahın manevi ilminin varisleri olan mürşidler, yine onun adına,
ümmetin manevi sahadaki beyatlarını kabul etmektedirler.
Bey'atu'r Rıdvân
‘Andolsun o ağacın altında (Hudeybiye'de) sana bey'at ederlerken Allah,
müminlerden razı olmuştur. Kalplerinde olanı bilmiş, onlara güven indirmiş ve
onları pek yakın bir fetih ile mükâfatlandırmıştır.’ (Fetih,18)
Hicretin altıncı senesinde, Resulullah (sav) ve sayılarının bin dört yüze baliğ
olduğu bildirilen sahabe, umre maksadıyla Mekke'ye gidiyorlardı. Hudeybiye’ye
geldiklerinde, Mekkelilere gönderdiği ilk elçinin dövülerek edilerek geri
gönderilmesi üzerine, Hz. Osman (ra) ikinci elçi olarak gönderildi. Hz. Osman
Mekkeliler tarafından göz hapsine alınınca, Sahabe arasında Hz. Osman'ın şehit
edildiği şayiası yayılması üzerine, Resulullah bir haberci tayin ederek,
ashabına şöyle dedi: "Haberiniz olsun ki Resulullah'a Ruhu'l-Kudüs indi.
Ona bey'atı emretti." Ve ashabı Resulullah'a bey'ata davet etti.
Bütün Ashab, Allah adına ona bey'at ettiler. Bey'atleşme, Semire Ağacı altında
olmuştu. Resulullah, ağacın altında oturmuş, ashabından bey'at alıyordu. Ashab,
Hz. Peygamber'e, "Ölmek pahasına da olsa savaştan kaçmamak ve asla
çekinmemek üzere söz verdiler." Resulullah onlara şöyle dedi: "Siz
bugün yeryüzündekilerin en hayırlısısınız. "
Ashabından savaştan kaçmamak üzere bey'at alan Resulullah (sav) en sonunda sağ
elini öbür eli üzerine koyup; "Bu da Osman'ın bey'atı" demesi
Hudeybiye'deki müminleri çok heyecanlandırdı. (1) Elmalılı Hamdi Efendi'nin
Behyaki'nin Delail'inden yaptığı nakle göre, bey'at Efendimiz (sav)'in elini
tutmak suretiyle yapılmıştır.
Burada şu duruma dikkat etmelidir ki; Hudeybiye'ye beyatına bakarak, bey'atin
yalnız devlet başkanı olan ‘ulul emr’e veya halifeye olacağını savunanlar,
İslam tarihinde ilk beyatin Akabe'de gerçekleştirildiğini unutmamalıdırlar.
Akabe Bey'ati, Mekke devrinin sonlarında gerçekleştirilmiş; hicretin önünü
açmış bir olay olduğu gibi beyat gerçekleştirildiğinde, Resulullah (sav) devlet
reisi de değildi.
Nübüvvetin on ikinci yılının Hac Mevsiminde, on iki Medinelinin Mekke'de Akabe
mevkiinde, Resulullah'a (sav) yaptıkları beyata baktığımızda; temel esasın
İslam'ı yaşama ve Efendimize (sav) sadakat ve emirlerine uyma olduğunu
görüyoruz. Özellikle Birinci Akabe Beyatı, ümmetin maneviyat/tasavvuf büyüklerine
delil teşkil etmiş ve asırlar boyu kendilerine tabi olanlardan bu beyatı
almışlardır.
“Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygambere de itaat edin ve sizden
olan emir sahibine de itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa
düşerseniz; Allah'a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve
Resulüne arz edin. Bu, daha iyidir ve sonuç bakımından da daha güzeldir.” (Nisa,59)
Müfessirlerin ekserinin fikri; bu ayette kast edilen ‘ulu’l emr’in, alimler
olduğu şeklindedir.
Bu noktada beyat edilecek kişi önem taşımaktadır. Günümüz toplumu, arıya bile
glikoz içirip sahte bal yaptırdığı gibi maalesef ‘sahte mürşitler’ de piyasayı
kaplamış vaziyettedir. Hakiki mürşit etrafına gül rayihaları saçarken,
sahteleri ise maalesef insanımızı istismar etmektedir. Osmanlı devrinde bu iş,
Meclis-i Meşayihin kontrolünde olduğu için ‘sahte şeyhler’ yok denecek
seviyedeydi. Günümüzde ise maalesef bazı ehil olmayan ellerde, ümmetin
namusundan ruh sağlığına ve en önemlisi de imanına kadar her alanı birer muazzam
tehlike altındadır. Bu durumdan en çok muzdarip olan da tabiatiyle samimi
tasavvuf ehlidir.
Kamil mürşid her şeyden önce kendisi terbiye olmuş; nefsini tezkiye etmiş;
kalbi ve ruhi hastalıklardan kurtulmuş, her fiili, kavli ve ameli Resulullah
(sav) Efendimizinki gibi olup, aykırı ve aksi hareketi kabul etmesi mümkün
değildir. (2) Nakşi-Halidi kolunun temel kaynaklarından biri olan Adab-ı
Fethullah'ta zikredildiğine göre, şeyh olanların hem şeriat alimi (alim-i
şeriat) olmaları hem de şeriatla amel (amil-i şeriat) ediyor olmaları
gerekmektedir. Hem dini ilimlerde yetişmiş bir alim olacak, hem de tahsil
ettiği ilimleri bizatihi kendi nefsinde tatbik edecektir.
Onlar öyle kimselerdir ki; “Huzuruna varıldığı zaman gamın, kederin gider,
içinde bir ferahlık uyanır.” (3) Nitekim Resulullah (sav): "Salih meclis
arkadaşı, misk sahibine benzer. Kokusundan sana vermese bile onun (üzerindeki)
kokusundan sana (yine de) isabet eder." (4) buyurmuştur.
Kendi kalbinden masivayı uzaklaştırmış; dünyevi hiçbir korku ve üzüntünün
olmadığı bir kalp sahibinin meclisinde bulunanın, kalbindeki gam ve kasavetin
gideceği bu hadisi şeriften beyan olmaktadır.
Yine ‘Miftahul Kulûb'de Ahmed Şemdseddin Marmaravi Hazretleri (ks) kamil
mürşidin alametlerini sayarken "Ziyaretine gelen herkes, büyük veya küçük
genç veya ihtiyar, hatta devlet reisi bile olsa, elini öpmeye mecbur ve hayır
duasını niyaz ile mesrur olurlar." buyurmaktadır. Çünkü Hadis-i şerifte
buyruldu ki: "Evliyaullah o kimselerdir ki görüldükleri zaman Allah
hatırlanır." (5)
Hakiki şeyh ile sahtesi nasıl ayırt edilir?
Osmanlı devrinde Meclis-i Meşayih (Şeyhler Meclisi) bu işle alakadar olurdu.
İcazet (diploma) müessesi, bu meclisin en önem verdiği husustu. Bununla
beraber, icazeti olup da İslam'ı yaşamada farz ve haramlar noktasında gevşeklik
gösterenler veya mensuplarını harama yöneltenler ‘postnişin’likten atılırdı. Bu
uygulamadan da anlaşılacağı üzere, şeyhlik iddiasında olanların; farzların
edasında ve haramlardan sakınmakta gevşeklik içerisinde oldukları dikkate
alınmalıdır.
Özellikle hanımlar ile münasebetlere dikkat edilmemesi ve mahremsiz onlar ile
görüşmek, bizler için birer ipucudur. Bir diğer nokta da maddi ilişkilerdir.
Çünkü uyulması gereken kişiler irşad ve ıslah faaliyetleri neticesinde hiçbir
ücret talep etmeyenlerdir. (6) Tarikat-ı Aliyye'nin adabına uymayan davranışlar
ve edebe muğayir hareketler de bizler için birer numunedir.
Hayatta olan bir mürşide beyat etmenin lüzumu
İnsanın kendi nefsindeki hastalıkları gösterecek, tedavi yollarını tavsiye ve
izah edecek, yeri geldiği zaman içine düştüğü manevi sıkıntıları atlatma
çarelerini tavsiye edecek, hayatta olan bir insan-ı kamile ihtiyacı vardır.
Gerçekten de kendi nefsini terbiye etmiş, nefsin ve şeytanın hilelerini ve
kurtuluş yollarını bilen bir rehbere ihtiyaç vardır. İşte şeyhe beyatin lüzumu
da bu noktadadır.
Nefsin belki de en büyük hastalığı kendini beğenmektir. Kendini beğenen ve
mükemmel sayan bir nefsin diğer hastalıkları görme ihtimali var mıdır? Kendini
beğenen bir nefis samimi olarak "Bende riya vardır" diyebilir mi? Bu
soruya ‘evet’ diyebilecek insan yoktur. Çünkü kendini beğenen kişi, kendinde
hata görseydi, zaten kendini beğenmeyecekti. O zaman mecburdur ki nefsini
terbiye ve tezkiye etmiş bir şeyhe beyat etsin, O'nun manevi terbiye halkasına
dahil olsun.
Bir insan tıp kitaplarını okuyabilir. Tıpta belli bir uzmanlık elde edebilir.
Hatta bu kitabi bilgisi ile grib gibi birtakım basit hastalıkları tedavi de
edebilir. Ancak apandisit gibi basit bir ameliyatı yapmaya kalkıştığında,
hastayı operasyonun daha ilk dakikalarında öldüreceği kesindir. Yalnız kitap
okumak suretiyle kimse doktor olamaz, doktorluk iddiasında bulunamaz. Mecburdur
ki tıp fakültesine gitsin, eğitim alsın ve uzman bir doktor olduğuna dair
üniversitedeki hocalarından diploma alsın.
Şeyhe beyat etmeden, manevi terbiyesine girmeden, tek başına kitaplar okuyarak
kendi nefsini terbiye etmeye kalkanın hali de böyledir. Bu yolda bir ömür sarf
etse bile, bir arpa boyu yol alamayacağı aşikardır. Nefis tezkiyesi ve ahlak
tezhibi, kişinin tek başına yapabileceği bir iş değildir.
Nefis mücahedesinin ne kadar tehlikeli ve dolambaçlı olduğu meşayıhın
eserlerinde tafsilatlı olarak anlatılmıştır. Yola kendi başına çıkanların
halleri, ağlanacak durumdadır. Nitekim bu hususta en ibret verici örneklerden
birisi Gulam Ahmed Kadıyani'dir. İslam'ın Budizm’e üstünlüğünü ispat etmek için
riyazet ve mücahede yoluna girişmiş, ancak yolun sonuna varamadan kendisini
maalesef ‘nebi’ (peygamber) ilan etmiştir. Dikkatle bakıldığında, benzer
örnekler, ülkemizde de görülmektedir.
İşte, bu tür neticelere maruz kalmamak için girift ve dolambaçlı yollardan
kendimizi salimen geçirecek bir güvenilir mürşide, tecrübeli bir rehbere beyat
etmek mecburiyeti vardır.
Nasıl diğer dini ilimlerini; itikadı, fıkhı, tefsiri, hadisi ve kelamı bir
alimden öğrenmek gerekiyorsa, tasavvuf ilmini de ehlinden öğrenmek zorunluluğu
açık bir hakikattır.
Bunun böyle olduğunu biz değil, tasavvuf ilmini sağlam bir zincirle Sahabe’den
öğrenen tasavvuf alimleri beyan ediyorlar. Her ilim veya meslekte, söz sahibi
olan, o mesleğin erbabı ise tasavvuf sahasında da itibar edilip itimat edilecek
otoriteler onlardır. Sahabe-i Kiram nasıl Resulullah Efendimiz tarafından ıslah
ve terbiye edildiyse, her Müslüman da böyle bir yardım almak durumundadır.
Ancak, şunu da ekleyelim, hiç kimse bir başkasını bu konuda zorlayamaz,
tasavvuf tamamen gönüllülük esasına dayalıdır.
Dipnotlar:
1- Ahmed İbn Hanbel, Müsned, II, 120.
2. Miftahul Kulub.
3. Miftahul Kulub.
4. Ebu Davud Edeb, 19.
5. Nesai Tefsiri 6/362.
6. Yasin Suresi, 21.
|
Tarih: 19.02.2008 Hit: 77
|
|
Günün Hadis-i
Şerifi |
|
Ölümden önce hayatının, hastalıktan önce
sağlığının, meşguliyetinden önce boş vakitlerinin, ihtiyarlığından
önce gençliğinin, yoksulluğundan önce zenginliğinin kıymetini bil.
|
|
Günün Duası |
Ey Rabbim! Girişeceğim her işe
doğruluk ve içtenlik üzere girmemi, bırakacağım her işten de doğruluk
ve içtenlik göstererek çıkmamı sağla ve bana katından destekleyici bir
güç bahşet!
Âmîn... Âmîn... Âmîn... |
|