AKLI KARIŞIKLAR İÇİN
TASAVVUF MÜDÂFÂSI -IV-
GÜLİSTAN / 75.
Sayı
Mart 2007
Tasavvuf müessesesi, özellikle son dönemde ülkemizde inanılmaz bir tenkit ve
tabiri caiz ise bir tekfir yağmuruna tutuldu. Medyaya da malzeme olan ve köklü
tasavvufi kurumların dışladığı kötü malzemeye bakarak, mutasavvıfların tamamını
kötü kabul etmek, zandan kaçınmayı emreden Kur’an ile taban tabana terstir.
Buna rağmen bu yazımızda, özel bir takım iftira ve iddiaları dile getirmek istiyorum.
Mutasavvıfların Akidesi
Ehl-i Sünnet ile Uyuşmaz İddiası
Mutasavvıfların maruz kaldığı iftiralardan en büyüğü olan bu akıl almaz ve
mantık kabul etmez iddianın sahipleri, Şah-ı Hazne ve Seyyid Abdulhakîm
Hüseyni’nin (kaddesallâhu esrârahum) de yetiştiği Halidî yolunun temel
eserlerinden Âdâb-ı Fethullah’a bakmış olsalar, aslında hadiseyi kafalarında
çözmüş olacaklardı.
Âdâb isimli eserinde Şeyh Fethullah-ı Verkânisî (ks) Nakşî-Halidî yolundan
istifade etmek isteyen kimse için gerekli olan en mühim şartın, itikadını Ehl-i
Sünnete göre tanzim etmesi olduğunu bildirmiştir. Yine Mustafa İsmet Efendi’de
(ks) Risâle-i Kudsiyye’sinde “Bir Ehl-i Sünnet olmak isterse mensûb” beytiyle,
Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât itikadında olmayanlara, tarikat dersi verilmeyeceğini
beyan etmiştir.
Takipçilerinin günümüzde de her iki eseri ellerinden düşürmedikleri dikkate
alınırsa, mutasavvıfların özellikle de asırlar boyunca Hâcegân (Hocalar) yolu
olarak anılmış olan ulema ve kudemânın müdavimi olduğu Nakşîliğin, Ehl-i Sünnet
dışında olduğu iddiası havada kalacaktır.
Şeyhler Cahildir İddiası
Bir takım internet sitelerinde dile getirilen, ‘şeyhlerin ulum-u diniyye’den
(dini ilimlerden) bihaber oldukları’ iddiası ise tam anlamıyla bir komediden
ibarettir. Özellikle doğuda, bazı yörelerimizdeki adet haline getirilmiş,
babadan-atadan kalma ‘Şıh’lık ve ‘Seydâ’lık gibi ünvanların, kısmen ehil
olmayanlarca devam ettirilmesi, umuma mal edilebilecek bir husus değildir.
Ülkemizde, özellikle Nakşî-Halidî kolunun, bir-iki önceki nesil postnişinlerine
baktığımızda, karşımıza tam bir ulema kadrosu çıkacaktır. Biz birkaç ismi
zikretmekle iktifa edelim; O günkü adıyla Medresetül Kudât, yani Hukuk
Fakültesi’ni birincilikle bitiren Süleyman Hilmi Tunahan; Mecelle’yi (Osmanlı
Adli Hukuk kitabı) şerh eden Şeyh Ali Haydar Efendi; Arapça’ya Râbıta-i Şerîfe
isimli bir eser yazabilecek kadar vakıf Seyyid Abdulhakim-i Arvâsî; Râmuzu’l
Ehâdis gibi devasa bir hadis mecmuası oluşturan Ahmet Ziyaeddin Gümüşhanevî
(k.esrarahum), akla ilk gelen örneklerdir.
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’den başlayarak, Nakşî-Hâlidî yolunda, zâhirî ilmini (12
ilim diye de adlandırılır) bitirmemiş, yani ‘hoca’ veya ‘seyda’ ünvanını
almamış kimselere şeyhlik icazeti ve irşat müsaadesi verilmemiştir. Hakiki
icazet sahibi Nakşî-Hâlidî meşâyıhı, bir teki bile istisna olmamak şartıyla,
Osmanlı’daki deyimiyle ‘dersiam’ yani ‘hoca’dır. Hepsi en az sekiz-on sene
süren medrese eğitimini, tıpkı Osmanlı Usulü’nde olduğu gibi tamamlamış ve
hocalık icazetlerini almışlardır.
Bu noktada sarf edecek söz bulamayan bir takım kimseler, bu sefer de meşâyıhın
Arapça konuşamamasını dile getirmektedirler. İlk bakışta bir nebze doğru gibi
gelen bu fikir, aslında temelden yanlıştır. Zira, Büyük Selçuklu Veziri Nizamül
Mülk tarafından temeli atılan ve Osmanlı’da sistemleşen medrese eğitim sistemi,
Arapça’yı günlük hayatta konuşmak esası üzerine kurulmamıştır.
Osmanlı Medrese Sistemi’nde
Arapça eğitimi, Sarf ve Nahiv olarak iki ayrı ilim olarak tasnif edilmiş ve
‘alet ilimleri’ olarak isimlendirilmiştir. Sarf ve Nahiv eğitiminde de maksat,
usul ilimlerine ait kitapları okuyabilmek, ilmen mütalaa edebilmektir. Diğer
bir deyişle, geleneksel usulde Arapça amaç değil araçtır. Kaldı ki her Arapça
bilen de din adamı değildir. Usul ilimlerinden habersiz olanlar, istedikleri
kadar Arapça bilsinler, bu onları ilim sahibi yapmaz.
Geleneksel medrese usulünün Arapça eğitiminde başarısız olduğunu iddia eden
çevreler, geçmiş asırlar da Osmanlı Medreselerinde yetişmiş ulemânın, verdiği
eserlerden bihaber olamayacaklarına göre, bu mesnetsiz iddialarında bir kasıt
aramaya hakkımız yok mudur? İsmail Hakkı Bursevî ‘Rûhul Beyan’, Ebussuûd
Efendi, ‘İrşâdu Akl-is-Selîm’ isimli tefsirlerini yazdıklarında, Osmanlı
Medreselerinden yetişmemişler miydi? Türk kökenli olup Arapça eserler veren
ulema ve meşâyıhı zikretmeye kalksak, herhalde bu derginin iki üç sayısını
sadece bu listeye ayırsak, belki ancak yeterli olur.
Nakşî Tarîkatı’nın Lisanı Neden Farsça?
Nakşî yolunun vazgeçilmez eserlerinden olan İmâm-ı Rabbânî (ks)un mektuplarının
bir araya getirildiği Mektûbât’ın asıl dilinin Farsça olması da eleştiri konusu
yapılmaktadır. Halbuki İmam-ı Rabbanî Hazretlerinin yaşadığı devrede
Hindistan’a hakim olan Babürlüler Devleti’nde resmi yazışma dili Farsça’dır.
Kaldı ki Nakşî Tarîkatı’nın günümüzde pek çok temel kaynağı Türkçe’ye
çevrildiği gibi Mustafa İsmet Efendi’de Risale-i Kudsiyye’yi Türkçe kaleme
almıştır.
Nefehât-ül-Üns’ün müellefi Molla Câmi de yine bu kitabını Farsça kaleme
almasının sebebi, o devir Orta Asya’da ve İran’da yazı dilinin Farsça
olmasıdır. Yoksa Molla Câmi Hazretleri, Arapça gramer kitabı Kâfiye’ye şerh
yazacak kadar Arapça’ya vakıftır.
Vahdet-i Vücûd Meselesi
Kısıtlı dergi sayfalarında ilmi izahı mümkün olmayacak kadar çetrefilli bir
mesele olan vahdet-i vücûd meselesini ortaya koyan Muhyiddîn-i Arabî’dir (ks).
Asırlardır tartışılan bu mesele İmâm-ı Rabbânî Hazretleri tarafından çözülmüş
ve bir nakıslık olarak zikredilmiştir. Ancak, İmâm-ı Rabbânî’nin günümüzden
dört asır önce çözdüğü ve Nakşîlerin nakıslık (eksik ve hatalı) olarak telakki
ettiği vahdet-i vücûd meselesi, hala bir eleştiri konusu olarak gündeme
getirilerek, tasavvufun bütününe karşı bir tenkit malzemesi olarak
kullanılmaktadır.
Halbuki, bir velinin hatalı yorumu bütün tasavvuf ehline mal edilemez. Kaldı
ki, İbn Arabî Hazretleri evliyaullahın en büyüklerinden olup yaşadığı hallerin
ilmî/irfânî tevilini yapmakta bazı hatalara düşmüştür. Bu da bir nevi içtihad
hatasıdır ki, fakihler nasıl hatalı içtihad yaptıklarında bir sevap, isabetli
olduklarında ise iki sevap kazanırlarsa, onun durumu da böyledir. Bediüzzaman
Hazretleri (ks) onun hakkında şöyle der: “Kardeşim, bil ki: Hazret-i Muhyiddîn
aldatmaz, fakat aldanır. Hâdîdir (hidayete vesiledir), fakat her kitabında
mühdî olamıyor. Gördüğü doğrudur, fakat hakikat değildir.” (Lema’lar, 9.Lem’a,
s.365)
İbn-i Arabî Hazretlerinin kitaplarından bahisle; “Futûhât-ı Medeniyye
(hadisi şerifler) bizleri ‘Futûhât-i Mekkiyye’ kitabından müstağni kılmıştır.
Nusûs (Kitab ve Sünnetin nassları) bizleri ‘Fusûs’ (el-hikem) kitabından
müstağni kılmıştır.” diyen İmam-ı Rabbânî (ks)nun takipçilerini, vahdet-i
vücuda mensup olmakla suçlamanın neresi akıl ve mantıkla bağdaşır? siz
okuyuculara bırakıyorum.
Burada bir meseleyi zikretmeden geçemeyeceğim; Muhyiddin-i Arabî: “Bizim
sözümüz bizden olmayana haramdır” diyerek eserlerinin herkes için olmadığını
bizatihi beyan etmiştir. Yine son dönemin büyük alimlerinden merhum Ahmet
Davudoğlu Hocaefendi de Mektûbât-ı Rabbânî’nin tercümesi hususunda: “Bu eseri
tercüme etmek için ‘kâle yekûlu’ yetmez, ‘hâle yeqûlu’ lazımdır’ buyurarak,
tasavvuf kitaplarının anlaşılmasının bir manevi ‘hâl’ işi olduğunu
vurgulamıştır.
Muhyiddîn-i Arabî gibi Hallâc-ı Mansûr gibi zatların, manevi yolculukları
esnasında yaşadıkları giriftlikleri, iç dünyalarındaki anaforları bilmeden,
zahiren şeriata aykırı sözlerine bakarak, onları tekfir etmek, İslam Dünyasında
ancak son devirde gündeme gelmiş bir hastalıktır. Her mutasavvıfın dilinden
düşürmediği bir söz vardır ve doğrudur: “Tasavvuf hal işidir, kal (söz) değil.”
Kemale Erince Mükellefiyetler Düşer mi?
İslam tarihine baktığımız zaman, Sahabe ve Tabiîn devri dışında, sûfîler kadar
ibadete ve takvaya düşkün bir diğer zümre mevcut değildir. Ancak, belirli
dönemlerde ortaya çıkan ‘Biz fena ve beka bulduk. Namaz ve oruç gibi
mükellefiyetler bizden kalktı’ diyen sapkın gruplar da olmuştur. Ehl-i Sünnet
alimi olan İmâm-ı Gazâlî gibi mürşid-i kamiller, bu görüşleri tenkid ederek
susturmuş, yayılmalarına müsaade etmemişlerdir. Zamanla bu tür görüşler azınlıkta
kalmış, özellikle ulemanın yolu olan Nakşîlikte böyle bir gruba
rastlanmamıştır.
Şah-ı Nakşibend’in yolunu sürdüren, icazetli, kamil meşâyıhın istisnasız hepsi,
taat ve takvaya meftundurlar. Kendi mezhepleri içinde bile ruhsatları terk
etmişler ve azimetle amel etmeyi esas edinmişlerdir. Meşâyıhın yaşamlarındaki
titizlik, ehil kimselerce bilinmekte ve takdir edilmektedir. Misal olarak,
Camî’de itikafa giren bir şeyh efendi, ısınmak için yaktığı sobanın elektriği
için evinden kablo çektirmiş, şahsi ibadeti için ümmetin cebinden ısınmayı
doğru bulmamıştır. Yine, bir diğer şeyh efendi de irşat vazifesinden önce
kendisine ait olan işyerini, posta oturduktan sonra bir vakfa hibe etmiştir.
“Şeriatın mubahları, tarikatın haramlarıdır” sözünü düstur edinen sûfîlerin,
ruhsatları bile terk ettiklerini göz önünde bulundurursak, onları şeriatı
tatbik etmemekle itham etmenin ne kadar çirkin kaldığı ortaya çıkacaktır.
“Tarikat baştan sona edeptir” mülahazasından hareket eden Merhum Ramazanoğlu M.
Sâmî Efendi’nin, son -sekerat- hastalığında dahi ayaklarını uzatarak
yatmadığını tasavvur ediniz. Hangi insaf ve izan ehli, sûfîlerin
mükellefiyetleri terk ettiğine inanabilir?
Tasavvuf Pasifize Eder mi?
Tasavvuf ehlini tekfir eden zümrelerin dillerine en çok doladıkları iddialardan
birisi de tasavvufun insanları pasifleştirdiği ithamıdır. Halbuki tarih
kitaplarının sayfaları, mutasavvıfların gayret ve cihad misalleri ile doludur.
Savaş gibi olağanüstü hallerin yaşanmadığı durumlarda, toplumsal dayanışma ve
yardımlaşmanın en mükemmel örneklerini hayata geçiren, bizzat tasavvuf ehlidir.
Toplumun ahlaki ve ameli bozukluklarını ıslah ve tamir eden, fertleri her türlü
hayasızlık ve günahtan alıkoyan kimlerdir acaba? Tasavvuf ehlinin gönüllere
nakşeden irşâd ve ıslah çalışmaları değil midir?
Aksiyoner olmaktan kast edilen fiili cihad etmekse eğer, geçtiğimiz asra sadece
kısaca bir göz atsak; Libya’da Senûsîleri, Kurtuluş Savaşı’nda Mevlevî
Alaylarını ve Tâceddin Dergahı’nın lojistik desteğini, Ermeni Katliamı
(Ermenilerin Osmanlı halkını katli) sırasında Nurşinli Muhammed Ziyauddin’in
(ks) kurduğu gönüllü birlikleri ve daha nicelerini görürüz.
Fikri sahada Batıcılık rüzgarlarına karşı duran isimlerin başında da yine
mutasavvıflar gelmektedir. Bir Halvetî-Şâbânî dervişi olan Nurettin Topçu’yu,
bir Nakşî meftunu olan şairlerin sultanı Üstad Necip Fazıl gibi mütefekkirleri
hatırlayalım.
Tasavvuf Kur’an’da Geçiyor mu ?
Bir takım muhataplarımız bize tasavvuf veya tarikat Kur’an’da geçiyor mu?
Sorusunu çok sık dile getiriyorlar. Halbuki ne ‘namaz’ ne de ‘oruç’ kelimeleri
Kur’an’da, direk bugünkü isimleri ile geçiyor. Kur’an Arapça’dır ve bu
kelimelerin Arapça’daki karşılıkları ‘salât’ ve ‘savm’dır. Günümüzde kullanılan
‘namaz’ ve ‘oruç’ kelimeleri de Farsça’dır.
Mesela bir kimse ‘Ben üzerime farz olan ikindi namazını kılıyorum’ dese, ona
‘İkindi namazı farz değil, çünkü Kur’an’da isim olarak geçmiyor’ denilebilir
mi? Bundan daha saçma bir itham olabilir mi? Çünkü ikindi namazını kılan bir
kimse, Kur’an’da ‘salatul asr’ olarak emredilen namaz ibadetini yerine
getiriyor.
Öyleyse, ‘tasavvuf’ kelimesinin birebir karşılığını Kuran’da aramak yerine,
sufîlerin uygulamalarının aranması daha münasib olacaktır. Çünkü onların tüm
uygulamaları Kur’an ve Sünnet’e dayanır. Önceki yazılarımızın bir kısmında bu
uygulamaların Kur’an ve Sünnet’teki yerlerini delilleri ile izah etmiştik. Yeri
geldikçe bu konular hakkında gerekli bilgileri, delilleri ile sizlere sunmaya
devam edeceğiz inşallah.
Nasıl, namaz, oruç ve kurban gibi zahiri ibadetleri ‘fıkh-ı zahir’ içinde
değerlendiriyorsak; zikir, ihsan, ihlas, huşû, nefis tezkiyesi, kalp tasfiyesi
ve ahlak tezhibi de ‘fıkh-ı batın’ da denilen tasavvuf ilmi içinde
değerlendirilir. Diğer bir ifadeyle ibadet ve kulluğu; bedensel-fiziksel
ibadetler ve kalbi-manevi ibadetler olarak isimlendirmek de mümkündür.
İsimlendirme farklılığı da buradan doğmaktadır. Nasıl isimlendirilirse
isimlendirilsin, esas olan, neticede tasavvuf, İslam Dini’nin özü ve ruhudur.