|
İstatistikler |
|
Üye
sayısı: 2.741
Portal Konu sayısı: 12
Portal AltKonu sayısı: 94
Portal Yazı sayısı: 1.057
Forum başlıkları: 49
Forum konuları: 5.473
Forum mesajları: 21.205
Sayfa izlenimi: 1.004.988
Bugünkü sayfa izlenimi: 13
En son üyemiz: abdussamet
Sayfa oluşum süresi:xx
Gösterim süresi: xx
İp adresiniz: 38.103.63.61
|
|
Halidiye.com | Mustafa Sabri Efendi ve Kant Felsefesine Yaptığı Eleştiriler
Mustafa Sabri Efendi ve Kant Felsefesine Yaptığı Eleştiriler
Mustafa Sabri Efendi ve Kant Felsefesine Yaptığı Eleştiriler
Halim ÇALIŞ
Mustafa Sabri Efendi
Mustafa Sabri Efendi, Osmanlı devletinin son zamanlarında yetişmiş ilim
adamlarından önemli bir isimdir. 1869 tarihinde Tokat'ta doğdu ve ilk
tahsilinden sonra Kur'an hıfzını tamamladı. Küçük yaşta Kayseri'ye
giderek orada meşhur Hoca Emin Efendi'nin derslerine devam eden Mustafa
Sabri, akli ve nakli ilimlerde kısa zamanda büyük mesafeler katedince
hocasının takdirlerini kazandı. Daha sonra İstanbul'a giderek Ahmet
Asım Efendi'den icazet aldı. Sonra da ruus imtihanını kazandı ve Fatih
Cami'inde müderris oldu. Bu esnada henüz 22 yaşındaydı. 1898 yılında
Halife'nin huzur derslerine dinleyici olarak tayin edilen Mustafa Sabri
Efendi, kısa zamanda ulema arasında temayüz etti ve 1908 yılında Tokat
mebusu oldu. Aynı yıl, Beyanu'l-Hak adlı derginin baş yazarlığına
getirildi. 182 sayı devam eden bu dergide yazdığı yazılar tefrika
mahiyetinde olup, tenkid ve cevap esasına dayanmaktaydı. Daha sonra
Daru'l-Hikmet-i İslamiyye azalığına tayin edildi. İstanbul'daki hayatı
sırasında, siyasi ve ilmi mücadelelere girdi. Tokat mebusluğu
sıfatıyla, meclis içinde ve dışında İttihatçılarla mücadele etti.
Zekası ve ilmi dirayetiyle İttihatçıları yıldıran Mustafa Sabri Efendi,
ordu ve donanmanın güçlenmesine çalışmasına rağmen, İttihad ve
Terakki'ye olan muhalefeti yüzünden I. Dünya Savaşı başlarında
Romanya'ya sürüldü.
Mustafa
Sabri Efendi, 1912'den itibaren Alemdar Gazetesinde ve Peyam-ı Sabah'ta
yayınlanan yazılarında memleketin parçalanmasına sebep olanlardan hesap
sorulmasının gerektiği ve Türkiye'deki Bolşevik akım tehlikesi üzerinde
durdu.
Kurtuluş mücadelesinde Anadolu harekete geçerken çareler
arayan ve bu istikamette İstanbul halkını uyarıcı ve irşad edici
nitelikte konuşmalar yapan Mustafa Sabri Efendi, Hürriyet ve İtilaf
Partisi iktidara geçince, 1919'da Damat Ferit Paşa kabinesinde
Şeyhülislam oldu. Damat Ferit Paşa Paris konferansına gittiği zaman,
Şeyhülislam olarak ona vekalet etti. Daha sonra Şeyhülislamlık
makamından istifa ederek, Batı Trakya'ya hicret etti. Orada da ilmi ve
siyasi faaliyetlerine ara vermeyip, Yarın gazetesinde Müslümanları
irşad faaliyetlerini sürdürdü.
1922 yılında Mısır'a hicret eden
Mustafa Sabri, hayatının son 32 yılını burada ilmi faaliyetler ve eser
telifiyle geçirmiş ve 1954 yılında Kahire'de vefat etmiştir.
"Mevkıfu'l-akl ve'l-İlm ve'l-Alem min Rabbi'l-Alemin ve
İbadihi'l-Mürselin", "Mevkıfu'l-beşer Tahte Sultani'l-Kader", "en-Nekr
ala Münkiri'n-Ni'meti mine'd-Dini ve'l-Hilafeti ve'l-Ümme", "Mes'eletü
Tercemeti'l-Kur'an", "el-Kavlu'l-Fasl", "Kavli fi'l-Mer'e", "Yeni İslam
Müctehidlerinin İlmi Açıdan Değeri", "Dini Müceddidler, "Savm Risalesi"
gibi, Arapça ve Türkçe pek çok eseri vardır.
Mustafa Sabri
Efendi, en önemli eseri sayılabilecek Mevkifu'l-Akl'da pek çok meseleye
temas etmektedir. Bu eserinde, düşüncelerinin İslam akaidine zarar
verdiğine inandığı Müslüman fikir adamlarını ve bazı batılı filozofları
ciddi şekilde eleştirmektedir. Bu eserini yazmaktaki gayesini kitabın
muhtelif yerlerinde anlatan Mustafa Sabri Efendi, girişte şu cümleleri
kaydetmektedir: "Bu kitap, siyasi mücadeleyi bir kenara bırakıp dini
ilimler yolunda mücadeleyi düşündüğüm, hayatımın son senelerinin bir
semeresidir. Bu kitap, Müslüman bir talebenin müstağni kalamayacağı,
akidesini muhafaza için mutlaka gerekli olan ilmi, felsefi bir çok
meseleyi, asrın yanlış yönelişlerini, Doğu'nun ve Batı'nm ilim ve
edebiyat sahasındaki temsilcilerini -bir kısmı kitabı yazmaya
başladığımda hayatta idi, sonra vefat ettiler- kalemimin bütün
acemiliğine rağmen ele almaktadır."
Mustafa Sabri Efendi'nin bu
önemli eserinde tenkit ettiği batılı filozoflardan birisi de Kant'tır.
Aşağıda, kendi üslubu korunmaya gayret edilerek, onun Kant felsefesine
yaptığı eleştiriler özetlenecektir. Ancak daha önce kısaca Kant
felsefesinden bahsetmek uygun olacaktır.
Kant Felsefesi Kant
felsefesi, bir eleştiri felsefesidir. Bu tabirle, bilmek iddiasında
bulunmadan bilginin şartlarının ortaya konduğu felsefe kastedilir.
Kant'a
göre önermeler ikiye ayrılır: Analitik ve sentetik. Analitik, insanın
bilgisini artırmayan, sentetik ise insanın bilgisini artıran
önermelerdir. Her sentetik hüküm de bilimsel bilgi ifade etmez.
Deneysel bilgi de evrensel değildir. Kant'a göre, Hume'un da iddia
ettiği gibi, nedensellik (sebep-sonuç kanunu, kozalite) zorunlu
değildir. Şu halde bilgi ifade eden şey sentetik a priori1 hükümdür. A
priori bilgilere örnek olarak zaman ve mekan bilgisini verebiliriz.
Bunlar deneyle elde edilemeyen, akıldan kaynaklanan sezgilerdir. Zaman
ve mekan algılanan objeler değildir; bunlar, insanın tabiatındaki
alışkanlıklardır ve objeleri algılama şeklidir. Algılanan şeyler de,
hislere göründüğü gibidir. Onlar, oldukları gibi algılanamaz. Başka bir
ifadeyle, zihindeki tasavvurlarla dış dünyadaki nesneler aynı değildir.
Şu halde, fenomeni yapan sujedir (özne): duyan, algılayan ve düşünen
"ben"dir. Fenomen, aklın bir ürünüdür; bizim dışımızda değil, bizde
meydana gelir.
Kant'a göre nasıl zaman ve mekan algılanabilen
şeyler olmayıp, eşyayı algılama şekilleri, aynı şekilde, nasıl nicelik,
nitelik gibi şeyler, bilgi objeleri olmayıp bilgi vasıtaları ise, bunun
gibi evren, ruh, tanrı vs.. düşünen sujeden ayrı var olan varlıklar
olmayıp, aklın a priori sentezleridir. En azından, bunların objektif
varlıklarını ispatlamak, akıl için imkansızdır. Kant için, mutlakı
bilme iddiasında olan doğmatizm, ufuk çizgisini yakalayacağını zanneden
çocuk gibidir. Onun bütün eleştirisi özetle şudur: Bilinen mutlaktan
bahseden, rölatif mutlak demiş, yani anlamsız bir şey söylemiş olur.
Sonuç olarak, Kant'a göre, (objektif) metafizik yapmak imkansızdır.
Saf
Aklın Eleştirisinde Kant, sözünü şüphecilikle bitirir. Dünyada insanın
metafizik yapamayacağını veya buna hakkı olmadığını ifade eder. Yani
ona göre, akılla Allah bilinemez. Ancak bu hüküm, onun Allah hakkında
vardığı nihai netice değildir. Pratik Aklın Eleştirisi'nde Allah'ın
pratik akılla bilinebileceğini ifade eder.
Yukarıda kısaca
özetlediğimiz Kant'ın bu düşünceleri hakkında, klasik Kelam geleneğinin
son temsilcilerinden olan Mustafa Sabri Efendi, şu tenkit ve
mütalaalarda bulunur:
Mustafa Sabri Efendi'nin Eleştirileri Cenab-ı
Hakk'ın varlığına inanan Batılı filozoflar, isbat-ı Vacib için
çoğunlukla kainatta müşahede edilen birlik ve ahenk temasını
kullanırlar. Buna göre kainatta tek bir kudrete ait olması gereken bir
intizam görülmektedir. Yaratıcı bir kudret olmasaydı her şey dağılırdı.
Ancak
bahsi geçen bu filozoflar, bu alemi idare eden ve birliği sağlayan
Cenab-ı Hakk'ı, insanın bedenindeki ruh gibi kainatın ruhu (sari ruh)
olarak düşünmüşlerdir. Biz Müslümanlar, Allah'ın alem karşısındaki
konumunun bedene nisbetle ruh gibi olduğu görüşünü kabul edemeyiz.
Çünkü insanın bedenini onun ruhu yaratmamıştır; halbuki Allah, bu
kainatın yaratıcısıdır; kainat da, -haşa- Allah'ın bedeni değildir.
Ayrıca bu düşünce, bir bakıma Cenab-ı Hakk'ın eşyaya hululünü
çağrıştırmaktadır.
Bu filozofların Allah hakkındaki bu tür
düşünce tarzı ve istidlalleri, Kelam'daki nizam-ı alem delili ile
paralellik arzetmektedir. Kant ise, meslektaşlarının bu akli
istintacını kabul etmez. Ona göre insanın idraki, hariçte bir sahib-i
idrak olan ruha delalet etmez. İşte bu düşünce büyük bir hatadır. Zira
idrakin zihni olması, onun ayni bir varlığının olmamasını gerektirmez.
Nasıl ki idrak, bir müdrikin ayni olarak mevcudiyetini gerektiriyorsa,
bizzat kendisi de, bir meleke olarak kendisine uygun bir konumda ayni
olarak mevcuttur.
------------ Mustafa Sabri Efendi, en
önemli eseri sayılabilecek Mevkifu'l-Akl'da pek çok meseleye temas
etmektedir. Bu eserinde, düşüncelerinin İslam akaidine zarar verdiğine
inandığı Müslüman fikir adamlarını ve bazı batılı filozofları ciddi
şekilde eleştirmektedir. Bu eserini yazmaktaki gayesini kitabın
muhtelif yerlerinde anlatan Mustafa Sabri Efendi, girişte şu cümleleri
kaydetmektedir: "Bu kitap, siyasi mücadeleyi bir kenara bırakıp dini
ilimler yolunda mücadeleyi düşündüğüm, hayatımın son senelerinin bir
semeresidir. Bu kitap, Müslüman bir talebenin müstağni kalamayacağı,
akidesini muhafaza için mutlaka gerekli olan ilmi, felsefi bir çok
meseleyi, asrın yanlış yönelişlerini, Doğu'nun ve Batı'nın ilim ve
edebiyat sahasındaki temsilcilerini-bir kısmı kitabı yazmaya
başladığımda hayatta idi, sonra vefat ettiler- kalemimin bütün
acemiliğine rağmen ele almaktadır." ------------
Kant,
bütün filozofların akli ve nazari delillerinin yanlış olduğunu ve
Allah'ın varlığını isbat edemeyeceklerini iddia eder. O, kendi delilini
ameli (pratik) akıl, yani vicdan delili olarak, bir başka ifadeyle,
ahlak delili diye isimlendirir. Allah'ı bilmede ilmin yetersizliğini
savunarak, onun yerine imanı koyar. Allah'ın varlığını bilmede imanı
ilme takdim eder.
-------------- Cenab-ı Hakk'ın varlığına
inanan Batılı filozoflar, isbati Vacib için çoğunlukla kainatta
müşahede edilen birlik ve ahenk temasını kullanırlar. Buna göre
kainatta tek bir kudrete ait olması gereken bir intizam görülmektedir.
Yaratıcı bir kudret olmasaydı her şey dağılırdı. Ancak bahsi geçen bu
filozoflar, bu alemi idare eden ve birliği sağlayan Cenab-ı Hakk'ı,
insanın bedenindeki ruh gibi kainatın ruhu (sari ruh) olarak
düşünmüşlerdir. Biz Müslümanlar, Allah'ın alem karşısındaki konumunun
bedene nisbetle ruh gibi olduğu görüşünü kabul edemeyiz. Çünkü insanın
bedenini onun ruhu yaratmamıştır; halbuki Allah, bu kainatın
yaratıcısıdır; kainat da, -haşa- Allah'ın bedeni değildir. Ayrıca bu
düşünce, bir bakıma Cenab-ı Hakk'ın eşyaya hululünü çağrıştırmaktadır. --------------
Kant'ın
ahlak tasavvuru, "mutluluk" düşüncesinden ayrılmaz. Bu mülahaza şu
cümlede odaklanmıştır: "Seni mutlu edecek şeyi yap". Ahlak ve
mutluluktan da en büyük iyilik doğar. Bunlardan ahlaklı davranmak
insanın elinde olsa da, mutlu olmak onun elinde değildir. Bunu
gerçekleştirecek de ancak tabiat üstü bir kuvvettir. Eğer Cenab-ı Hak
olmasaydı, ahlak prensipleri sağlam bir temele oturmazdı. Onun delili,
kısaca, insanların ahlaklı davranmaları için Allah'ın varlığına olan
ihtiyacına bina edilmiştir. Zira Allah, onun ahlaklı davranışlarının
mükafatını verecek Zat'tır.
Kant'ın bu ahlak felsefesi
tutarsızdır. Zira insanların ahlaklı yaşamaya ihtiyacı Cenab-ı Hakk'ın
var olmasını gerektirmez. Ayrıca bu ihtiyaç, sadece ahlak kaygısı olan
insanları ilgilendirir. Öte yandan, insan her ne kadar ahlak ve
fazileti yüceltse de, inhiraf edip ahlaksızca işler de yapabilir.
Görülüyor ki, Kant'ı Allah'ın varlığını kabule, O'nun hakikaten var
olduğu değil de, içtimai açıdan ahlakı muhafazanın zarureti
götürmüştür. Yani Kant, toplumun ahlaklı davranması için, insanları
ebedi saadet veya azap içine koyacak bir zatın varlığına ihtiyaç
duymuştur. Kant, ahlakı imana, imanı ahlaka bağladığından ötürü,
delilini pratik delil olarak isimlendirmiştir. İlim sahiplerince kabul
edilir ki, bir delil, maslahatı ne kadar büyük olursa olsun bir
hakikate, herhangi bir ihtiyaçtan dolayı delalet etmez. Bu delilde
yanlış anlaşılmaya müsait kayma noktaları vardır. Her şeyden önce
Allah, ahlakın ehemmiyeti hürmetine mi mevcuttur, yoksa ahlak, Allah
var olduğundan dolayı mı ehemmiyetlidir? Siz Allah'ın varlığını ahlaka
bağlarsanız, insanlar O'na O var olduğu için değil, ahlaklarını korumak
için inanırlar. O'nun varlığına inanmaksızın ahlaklı oldukları zaman da
O'na iman etmeye ihtiyaç duymamış olurlar. Bu delilin muhtevası,
bilhassa Müslüman talebeler tarafından çok yanlış anlaşılmaktadır.
Ahlakın
ehemmiyetini mülhidler de çok iyi bilmektedir. Bunu en iyi muhafaza
etme yolu ise, esası iman olan dindir. Fakat nazari akıl terkedilerek,
sadece ahlak ile Allah'ın varlığı isbat edilemez. Çünkü ahlak, Allah'ın
varlığına hem muhtaç, hem de O'na delil olamaz.
Kant'ın delili,
albenisi ve cazibesi olmasına rağmen, imana ulaşma yollarını, ameli
imanın bir cüz'ü sayan İslami mezheplerden daha fazla kapamakta; aklı
da, Allah'ı bulma ve tasdik etme istidadından azletmektedir. Oysa,
nazari aklın delaletiyle Cenab-ı Hakk'ın varlığı isbat edilebilir.
Cenab-ı Hakk'ın ve hesap gününün varlığı isbat edildikten sonra, amel
ve ahlak bunların üzerinde tanzim edilmelidir. Yoksa, ahlakın üzerine
isbat-ı Vacib, zaruri olarak terettüp etmez. Nitekim Schopenhaur gibi
bazı filozoflar, ahlakın kendisinin en büyük mükafat olduğunu
vurgulayarak, onun Allah'ın varlığına olan ihtiyacını ortadan kaldırma
gayretinde bulunmuşlardır. Öyleyse söz konusu bu delil, aklın ve
muttarit tecrübenin gereği değil, kalbe ait vicdan mekanizmasının
muktezası olmaktadır ve yakine ulaşmada buna istinad edilemez. Sonuç
olarak bu delil, Kant'ın beğenmediği nazari deliller kadar da kesinlik
arzetmez.
İmanla ahlakı özdeşleştiren Kant,ahlakın ehemmiyetini
itiraf eden mülhidlerin ahlaka olan imanlarını nifak olarak
değerlendirmiş, Allah'a inanmayanların iman açısından olduğu gibi, aynı
zamanda ahlaken de kafir olduklarını söylemiş ve insanları ahlakın
çökmemesi gerektiği hususunda uyarmıştır. Böylece Kant'm delili, bize
mülhidlerle mücadelede bir silah vermektedir. Öyle ki, ahlakın
ehemmiyetini kabul eden herkes, ister istemez Allah'ın varlığını itiraf
etmek zorunda kalacaktır. Ancak, bu silahın arzettiğimiz zaafları asla
hatırdan çıkarılmamalıdır.
Doğu'da ve Batı'da oldukça
yaygınlaşmış olan, Allah'ın varlığına ilim ve aklın tasdiki olmaksızın
sırf kalbi meyil suretiyle yapılan itikad, Kant'ın açtığı kötü bir
çığırdır ki, bu anlayışa göre din, akılların kabule mecbur olduğu bir
hakikat değil, vicdani bir ihtiyaç ve içtimai bir zarurettir. Ahlakın
varlığının, Allah'ın varlığına denk olacak kadar ehemmiyetli olduğu
kabul edilemez. Ahlak mutlaka önemlidir; ancak onun yokluğu, Cenab-ı
Hakk'ın varlığının ademi gibi düşünülemeyeceğinden, isbat-ı Vacib'i
buna bina etmek yanlıştır. Nazari-akli delillerde ise durum böyle
değildir. Bunlarda aksi ihtimal, akli yani hakiki olarak muhal olduğu
için, Cenab-ı Hakk'ın varlığının aksi de muhaldir. Kısacası biz,
Allah'ın varlığını içtimai zarurete değil, akli zarurete bağlamaktayız.
Allah'ın
varlığını itiraf eden batılılar ve onların mukallidi doğuluların zihni,
Kant'ın görüşlerinin sebep olduğu türlü şüphelerle bulanmış
vaziyettedir. Çünkü onun mezhebi, nazari akla ve ilme dayanmamaktadır.
------------- Kant’ın
ahlak felsefesi tutarsızdır. Zira insanların ahlaklı yaşamaya ihtiyacı
Cenab-ı Hakk'ın var olmasını gerektirmez. Ayrıca bu ihtiyaç, sadece
ahlak kaygısı olan insanları ilgilendirir. Öte yandan, insan her ne
kadar ahlak ve fazileti yüceltse de, inhiraf edip ahlaksızca işler de
yapabilir. Görülüyor ki, Kant'ı Allah'ın varlığını kabule, O'nun
hakikaten varolduğu değil de, içtimai açıdan ahlakı muhafazanın
zarureti götürmüştür. Yani Kant, toplumun ahlaklı davranması için,
insanları ebedi saadet veya azap içine koyacak bir zatın varlığına
ihtiyaç duymuştur. -------------
Kant'ın istidlalindeki
dikkat çeken bir husus da şudur: O, Dünya'da iyi ahlakın mükafatının
verilmemesini yeniden diriliş için delil olarak sunmaktadır. Halbuki
nizam-ı alem ve kemal-i alem delilini tenkit etmektedir. Noksanlığın
esas alındığı bir delile sığınılıp, mükemmellik delilinin terkedilmesi,
batı felsefesinin istikametten ne kadar yoksun olduğunu gösteren bir
misaldir. Kant ve takipçileri, ilahi adaletin zuhuru üzerinde durarak
Allah'ın varlığının bilinmesini geleceğe havale etmektedirler. Bizim
ise isbat-ı Vacib'de takip ettiğimiz yol şöyledir: Bu alem, bir var
edeni olmadan düşünülemez; alem var ise -ki vardır- onu mutlaka bir var
eden de vardır. Varlığı için alemin Allah'a mutlak manada muhtaç
bulunması, müreccihsiz tercihin iptalini gerektirir. Yani, alemin var
olması da yok olması da, birbirine eşit iki alternatiftir; onun varlığı
mutlak manada gerekli değildir; çünkü ezeli olmadığı gibi, varlığı
kendinden de değildir. Dolayısıyla, onun varlığını yokluğuna tercih
eden ve onu var eden bir Yaratıcı mutlaka gereklidir. Bu Yaratıcı'nın
bir başka yaratıcıya muhtaç olması düşünülemez. Çünkü bu, teselsülü
gerektireceği gibi, yaratılan yaratıcı olamaz. O, kendi kendine vardır
ve varlığı vacibdir, yani mutlak manada gereklidir.2
Kant'ın,
istidlalinde sağlam olmayan bir kulpa tutunması, onun Hıristiyan
olmasından kaynaklanmaktadır. Bu dinin müntesiplerinin akideleri, akıl
yönünden sağlam olmayan iplerle bağlanmıştır. Bu zaaftan dolayı olsa
gerek, Kant'm delilinde akli ve mantıki zaruret değil, sosyal ihtiyaç
belirleyici olmuştur. Genel olarak baktığımızda onun delilinde insan,
Allah'a mutlu olmak için inanmaktadır. Ancak, mevcudiyeti için insanın
Allah'a duyacağı ihtiyaç, saadeti için duyacağı ihtiyaçtan kat kat
fazla ve daha öncedir. Zira her akl-ı selim sahibi insan, şu Dünya'da
az bir müddet dahi varlık kazandıktan sonra fenaya, yokluğa
gitmektense, bu Dünya'da ve Ahiret'teki her türlü hayrı ve saadeti feda
etmeye razı olacaktır.
Bu noktada bizimle Kant'ın yolu
arasındaki farkın hülasası: O, Allah'ın varlığını yeniden dirilişe
bağlamaktadır. Bize göre ise, asıl öteki alemin sübutu Allah'ın
varlığına bağlıdır.
Burada şu iddia ileri sürülemez: Kant, bu
delili öne sürmekte mazurdur. Zira ona göre, tecrübe edilmeyen hiçbir
şey hakkında yakin hasıl olmaz. Allah'ın varlığı hakkında da tecrübe
yolları kapalıdır.
Kant, bu mülahazasında da iki büyük hataya düşmektedir.
1. Bir şeyin ilmen sübut bulmasını, tecrübe yoluyla sabit olmasına hasretmektedir.3
2.
O, Cenab-ı Hak için tecrübi delil olmadığını sanmaktadır. Halbuki şu
alemde bir değil, bin değil, mevcudat sayısınca, Allah'ın cari kanun ve
nizamlarından anlaşılan tecrübi delil vardır. Evet, Allah'ın ayan beyan
görülmesi mümkün olmaz ama, sayısız ilmi, hissi, vicdani ve kalbi
tecrübelerle, Allah'ın varlığı için kat'iyet hasıl olur. Kant ve onun
gibi düşünenler, Allah'ın Zatı'nı bilmenin, tecrübelerle O'nun Zatı'na
ulaşmanın imkansız olduğunu görünce, O'nun varlığına hükmedeceğimiz
tecrübeleri de inkar ettiler. İşte doğulu ve batılı pek çok kimse, bu
noktadaki ilhad gayyasına yuvarlanmıştır. Onun için "Her şeyi düşünün,
ama zinhar Allah'ın Zatı'nı düşünmeyin, helaka gidersiniz. Çünkü siz,
buna güç yetiremezsiniz." diyen İslam'ın anlayışı ne kadar yerindedir.
Çünkü, insan her şeyi bilecek, her şeyi aklına sığdıracak kapasitede
değildir. Onun hayatı gibi, gücü, bilgisi de sınırlıdır. İslam ve onun
müntesipleri, Yaratıcı'ya itikatta en selametli yolu tutmuşlar, O'nun
Zatı'nı tayin yoluna gitmemişler, O'nu külli bir mefhumla tarif
etmişlerdir. Bir Müslümanm Cenab-ı Hakk'ı tarifi şöyledir: "Vücudu
vacip olan tek Mevcud". "Varlığı vacip" dediğimiz zaman bu, vahdaniyet
de dahil olmak üzere beraberinde bütün kemal sıfatlarını da
getirecektir. Sonra bu kemal sıfatlarını belirlemede İslam uleması o
kadar dengeli davranmışlardır ki, mesela İlim demişler, fakat sınırı
aşarak Cenab-ı Hakk'ı yaratılmışlara benzetme dalaletine düşmeden, O'na
zeka, akıl, fetanet, fıkıh gibi şeyleri nisbet etmemişlerdir. Zira
bunlar, noksanlık vehm ettirici şeylerdir.
Netice Kendi
üslubunu korumaya gayret ederek özetlediğimiz bu görüşlerinde Mustafa
Sabri Efendi'nin, Kant'ı temelde iki noktada eleştirdiği göze
çarpmaktadır:
1. Allah akılla bilinemez düşüncesinin yanlışlığı.
2.
Allah'ın varlığına olan imanı ahlaka ve adalete bağlamanın
tutarsızlığı. Kant'ın, mukayyet/sınırlı bir varlık olan insanın tecrübe
edemediği bir alemi ve mutlak/sınırsız bir varlığı "bilme"
kapasitesinde olamayacağı görüşüne karşılık Mustafa Sabri Efendi,
kainatta müşahede edilen pek çok delilin bizi, o varlığı bilmeye
götüreceğini ifade etmektedir. Bu noktada o, Allah'ın Zatı'nın idrak
edilemeyeceği ancak, akıl ile O'nun varlığının bilinebileceği üzerinde
durarak, İslam'ın bu konudaki yaklaşımlarına işaret eder. Allah'ın
varlığı konusunda ortaya konan deliller, inanma öncesinde kişiyi imana
yaklaştırıcı, inandıktan sonra da imanı destekleyici mahiyettedir. Bu
deliller, adeta, iman üzerine konan tozu-toprağı silme-süpürme görevini
üstlenmektedir. Sonuç olarak, insanın o Kudreti Sonsuz'u idrak ve ihata
edemeyecek keyfiyette yaratılması açısından Kant'ın "Mukayyet varlık
mutlak varlığı bilemez." sözüne hak vermekle birlikte, onun akla fizik
ötesi alemin kapılarını, bu alemin varlığını bile bilemeyecek derecede
tamamen kapatması kabul edilemez. Çünkü o, insana metafizik yapma
yetkisi tanımazken, vahyi bilgiyi hesaba katmaz. Bunu hesaba katmadığı
gibi, iman ile ilmi birbirinden tamamen ayırır ve imanı, basit ve
dogmatik bir bağlanma olarak görür. Bu anlayış, Batı'da dine, imana,
akla ve ilme getirilen uğursuz sınırların sebebine de işaret
etmektedir. Bize göre Allah, bizi, aklımız ve bütün diğer zihni
melekelerimizle eserleri üzerinde düşünmeye çağırır; bununla kalmaz,
vahiy yoluyla Kendisini ve bizim algılayamadığımız alemleri bize
bildirir, tanıttırır ve içine iman nurunu attığı gönüller imana, imanda
inkişafa ve tefekküri, vicdani, kalbi müşahede yollarıyla Allah'a
ulaşır. Mustafa Sabri Efendi'nin, Kant felsefesinin İslam Alemi'nde
hasıl ettiği menfi tesirler hususundaki endişeleri de dikkate değerdir.
Dinin amel ve ahkamdan soyutlanarak sadece ahlaka hasredilmesi ciddi
bir tehlike olduğu gibi, aklı dinde nefyetmek de, dinin katı dogmalar
bütünü olarak görülmesine yol açacak özellikte bir yaklaşımdır.
Mustafa
Sabri Efendi'nin, İslam akaidine yönelmiş tehlikeleri ele alıp cevaplar
verdiği eserinden bir kesit arzetmeye çalıştık. Ele aldığımız konu Kant
felsefesi ile sınırlıdır. Bu değerli müellifin ilmi yönü ve kitapları,
bu konularda araştırma yapacakların müstağni kalmaması gereken
kaynaklardır.
Kaynaklar Mustafa Sabri, Mevkıfu'l-Akl ve'l-ilm ve'l-alem min Rabbi'l-alemin ve ibadihi'l-mürselin, Kahire 1950.
Ebu'l-Ula Mardini, Huzur Dersleri (y. hz. İsmet Sungurbey), İstanbul 1956.
Hayrettin ez-Zirikli, el-A'lam, Beyrut 1986.
Alfred Weber, Felsefe Tarihi (çev. Vehbi Eralp), İstanbul 1998.
Dipnotlar
1-
A priori, deney ve gözlemden önce zihinde hazır bulunan kavramlardır.
Bunun zıttı olan a posteriori ise deneyden sonra elde edilir. Kant
felsefesinde a priori kavramlar: 1. Zaman ve mekan kavramları; 2.
Nicelik ve nitelik gibi hükme şekil veren kavramlar; 3. Cevher, evren,
tanrı gibi aklın ideaları. Sentetik a priori hüküm de, yüklemin,
öznenin bilgisini artırdığı hükümdür.
2- Mustafa Sabri Efendi,
klasik Kelam'ın bu türlü konularını kitabının ilgili yerlerinde ele
alıp uzun uzun incelemiş ve itirazlara cevaplar vermiştir.
3- Mustafa Sabri kitabında bunun üzerinde durarak batıllığına özellikle tembihte bulunur.
|
Tarih: 18.02.2008 Hit: 135
|
|
Günün Hadis-i
Şerifi |
|
Ölümden önce hayatının, hastalıktan önce
sağlığının, meşguliyetinden önce boş vakitlerinin, ihtiyarlığından
önce gençliğinin, yoksulluğundan önce zenginliğinin kıymetini bil.
|
|
Günün Duası |
Ey Rabbim! Girişeceğim her işe
doğruluk ve içtenlik üzere girmemi, bırakacağım her işten de doğruluk
ve içtenlik göstererek çıkmamı sağla ve bana katından destekleyici bir
güç bahşet!
Âmîn... Âmîn... Âmîn... |
|