|
İstatistikler |
|
Üye
sayısı: 2.741
Portal Konu sayısı: 12
Portal AltKonu sayısı: 94
Portal Yazı sayısı: 1.057
Forum başlıkları: 49
Forum konuları: 5.473
Forum mesajları: 21.217
Sayfa izlenimi: 1.005.664
Bugünkü sayfa izlenimi: 689
En son üyemiz: abdussamet
Sayfa oluşum süresi:xx
Gösterim süresi: xx
İp adresiniz: 38.103.63.61
|
|
Halidiye.com | Belağat iki unsuru: Mecaz ve Kinaye
Belağat iki unsuru: Mecaz ve Kinaye
Belağat iki unsuru: Mecaz ve Kinaye Halim ÇALIŞ
Giriş
Mecaz ve kinaye, herhangi bir dilin hususiyetlerinden ve özellikle Arap
dili belâgatının temel unsur ve konularındandır. Bunları kısaca,
söylenen sözden, lâfzın zahirinin taşımadığı mânâların kastedilmesi
olarak tarif edebiliriz.
Mecaz ve kinaye ihtiva eden âyetler bir takım ihtilâflara konu
olmuştur. Ehl-i Sünnet çizgisindeki fıkhî ve itikadî mezheplerin
yorumlama keyfiyetinden kaynaklanan ihtilâflar çok önem
arzetmemektedir. Ancak Ehl-i Sünnet yolundan inhiraf etmiş bir takım
marjinal anlayış sahipleri bu konuyu çok suistimal etmişlerdir.
Kadimden bu yana Kur’ân’ın bütününü veya mecazla uzaktan yakından
ilgisi olmayan âyetlerini mecaza hamledenler olduğu gibi, içinde hiç
mecaz bulunmadığını iddia edenler veya mecaza hamledilmesi gereken
yerleri hakikat olarak değerlendirenler de olagelmiştir. Bunlardan
birinciler, mecaz adı altında âyetleri diledikleri gibi yorumlamakta ve
muhkemât dediğimiz kesinlik ifade eden ibareleri bile hiç alâkası
olmayan mânâlara çekebilmektedirler. Batınî fırkalara ait görüşler bu
kabilden olup, çalışmamız içinde bunlara temas edilecektir. Öte yandan,
Kur’ân’ı mecaz ve kinayeden tamamen tecrid eden anlayış sahipleri ise,
“yedullah, vechullah, istiva vs..” gibi meselelerde teşbihe kâil
olabilmişlerdir.
Şâtıbî’nin (v. 790/1388) de vurguladığı gibi, dindeki inhirafların
çoğu, 1. Nassların dilini yeterince bilmemek, o dile ait öِzelliklerden
gafil olmak ve 2. Dinin ruhunu anlamamaktan kaynaklanmaktadır.
Dolayısıyla dini, özellikle onun ana kaynağı Kur’ân’ı sıhhatli
anlayabilmek için ihtilâflara sebep olabilen mecaz ve kinaye meselesi
sağlam bir zemine oturtulmalı, yanlış anlayışlardan arındırılmalı ve
suistimallere kapı açılmasına fırsat verilmemelidir. Biz, bu
incelememizde mecaz ve kinayenin ne olduğunu, çeşitlerini ve
örneklerini araştırmaya çalıştık. Daha sonra, meseleyi inşa-Allah
Kur’ân-ı Kerîm temelinde değerlendirmeye gayret edeceğiz.
A.HAKİKAT VE MECAZ
1. Hakikat
Lugat yönünden pek çok mânâyı haiz “hak” kelimesinden müştak olan
“hakikat” (İbnü’l-Manzur, 10:52), belâgat ilmindeki terim anlamıyla,
ister dil, ister şeriat, ister örf ve isterse ıstılâh itibarıyla ilk ve
en meşhur mânâsıyla kullanılan lafız diye tarif edilmiştir (Tavîle,
155). Meselâ “arslan” dediğimizde bildiğimiz hayvan kastedilirse,
lâfız, hakikat mânâsıyla kullanılmış olur.
Vaz’ (Ortaya Konuluş) Bakımından Hakikatin Kısımları:
Hakikatin tarifinde bahsi geçen dört husus onun kısımlarını teşkil eder:
1. Lugavî Hakikat: Herhangi bir dilde vaz’edildiği anlamda
kullanılan lafızdır. Başka bir ifade ile, bir dili konuşanların, neye
delâlet etmesini istemişlerse onun için kullandıkları lafızlardır.
Meselâ Türkçemizde “ay” denildiğinde dünyanın uydusu olan gökteki
cismin kastedilmesi gibi (Tavîle, 157; Bilgegil, 128).
2. Örfî Hakikat: Halk arasında belli bir anlamda kullanılması
yaygın olan lâfızlardır. Meselâ “et” denildiğinde daha çok kesimi
yapılan hayvanların etleri (kırmızı et) kastedilir. Ancak “et” kavramı
içinde balık eti gibi, yenilebilen başka et türleri de vardır. Bazen
hakikat mânâsında konuşulmayan (mecaz olan) bir ibarenin kullanımı çok
yaygınlaşırsa, sonradan mecaz olduğu unutulup, hakikat gibi telâkki
edildiği de vâkidir. Meselâ; Arapça’da اَلْوَغَى (el-veğâ) kelimesi,
önceleri savaştaki gürültü-patırtı mânâsında iken, sonradan hep “savaş”
anlamında kullanılagelmiştir (Abdülcelil, 109).
3. Istılâhî Hakikat: İnsanların içinde belli grup, zümre veya
meslek mensupları arasında kullanımları yaygın olan lâfızlardır.
Meselâ, usûlcülerin âmm, hâss; nahivcilerin fâil, mef’ûl; mühendislerin
üçgen, dِrtgen; doktorların tümör, metastaz gibi kavramları kendi
dallarında yaygın olan hakikat kelimelerdir (Tavîle, 157).
4. Şer’î Hakikat: Şâriin hususî mânâda kullandığı ifadelerdir.
Meselâ, salât (namaz), savm (oruç), hac… kelimeleri şer’an hakikî
anlamlar taşıyan kelimelerdir (Zeydan, 310 ; Atar, 217).
2. Mecaz
Lugatta “bir mekândan başka bir mekâna geçmek, intikal etmek”
mânâsındaki “cevaz” kökünden türetilmiş olan mecaz (el-Haşimî, 290), şu
şekilde tarif edilmiştir: Hakikî mânâsının anlaşılmasına engel teşkil
eden bir karineyle beraber, bir alâkadan (ilişkiden) dolayı,
vaz’edildiği mânânın dışında kullanılan lâfızdır (Emin – el-Cârim,
171). Başka bir deyişle, bir münasebetten dolayı ikinci bir mânâda
kullanılan söze mecaz denir (Kocakaplan, 97). Meselâ, hicret eden
Peygamber Efendimiz Medine’ye ulaştığında halkın “طَلَعَ الَبدْرُ
عَلَيْنَا مِنْ َثنِيَّاتِ اْلوَدَاعِ-Seniyyat-ı Vedâ’dan –Vedâ
Tepeleri– üzerimize dolunay doğdu. şeklindeki sözlerinde mecaz
vardır. Burada “bedir” hakikî mânâsında kullanılmamıştır. Çünkü
kastedilen, gökteki ay değildir. Bedrin, hakikî mânâsına yani gökteki
ay olarak anlaşılmasına mâni karine ise “seniyyât-ı vedâ” dır (veda
tepeleri), zira hakikî ay, bir tepeden çıkıp gelmez. Buradaki bedirden
gökteki ay kastedilmediğine göre başka bir şey kastedilmektedir ki o
da, Efendimiz’dir (s.a.s.). Bu mecaz misalinde müşâbehet (benzerlik)
alâkasından söz edilebilir (Tavîle, 156). Dolunay karanlık geceleri
aydınlattığı gibi, Efendimiz de karanlık hayatları aydınlatmıştır.
Mecazın Çeşitleri:
Mecaz, kendisinde bir alâkanın varlığı ve yokluğu bakımından ikiye
ayrılır: 1. Mecaz-ı lugavî. 2. Mecaz-ı aklî (Emin – el-Cârim, 69-122).
1. Mecaz-ı Lugavî: Hakikî anlamın kastedilmesine mâni bir
karine ile bir lâfzın mevzuu dışında (vaz’edildiği anlamı dışında)
kullanılmasıdır. Mecaz olan ifadede hakikî mânâ ile mecazî mânâ
arasındaki alâka, müşâbehet (benzerlik) veya başka bir şey olabilir.
Mecaz-ı lugavî, kendi içinde kısımlara ayrılır (Emin – el-Cârim,
76-77).
a) İstiâre: Kendisindeki alâkanın daima müşâbehet olduğu lugavî
mecazdır. İstiâreye bir tarafı hazfedilmiş teşbih de diyebiliriz
(el-Haşimî, 303). Meselâ;
“اَللهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى
النُّورِ – Allah, iman edenlerin dostudur, onları karanlıklardan nura
çıkarır.” (Bakara/2: 257) âyetinde “zulümât” ve “nur” kelimeleri hakikî
mânâlarının dışında kullanılmışlardır. Zulümâttan kastedilen “dalâlet”,
nurdan kastedilen ise “hidayet ve iman”dır. Âyet, aslında şu mânâyı
ihtiva etmektedir: “Allah, onları karanlıklar gibi olan dalâletten, nur
gibi olan hidayete çıkarır.” Burada teşbihin müşebbeh (benzetilen)
kısmı hazfedilerek, bir mecaz çeşidi olan istiâre yapılmıştır (Tavîle,
161).
b) Mecaz-ı Mürsel: Mecazda alâka müşâbehet dışında bir şey
olursa, buna mecaz-ı mürsel denir (el-Haşimî, 291). Bu bahiste otuza
yakın alâka sayılmıştır. Bunun da ayrıntısına girmeden en çok
kullanılanları zikretmekle yetiniyoruz:
1. Sebebiyet: Sebebi söyleyip müsebbebi kastetmektir. Meselâ; Araplar
“Hayvanlar yağmur otladı.” derken, yağmur ile otları kastederler, zira
yağmur otların sebebidir (Tavîle, 164).
2. Müsebbebiyet: Neticeyi sِyleyip, bundan sebebi kastetmektir. Meselâ,
tefsirciler, “وَيُنَزِّلُ لَكُمْ مِنَ السَّمَآءِ رِزْقًا – Sizin için
semâdan rızık indirir.” (Mü’min/40: 13) âyetinde geçen rızıktan, onun
sebebi olan yağmurun kastedildiğini belirtmişlerdir (Tavîle, 164).
3. Cüz’iyet: Parça sِylenip bütün kastedilir. Meselâ; “فَكُّ رَقَبَةٍ
– Boyunu salıvermek” (Beled sûresi, 90/13) ibaresinde boyundan
kastedilen, insanın kendisidir (Bilgelil, 169).
4. Külliyet: Bütün zikredilerek parça kastedilir:
“جَعَلُواأَصَابِعَهُمْ فِي آذَانِهِمْ -Parmaklarını kulaklarına
tıkadılar” (Nuh/71: 7). Burada kastedilen parmakların hepsi değil,
uçlarıdır (Bilgegil, 170.
5. Mâziyet: Bir şeyin öncesini zikredip, bulunduğu hâli kastetmektir:
Hz. Nuh’un (a.s.) duasında dediği gibi “وَآتُوا الْيَتَامَى
أَمْوَالَهُمْ -Yetimlere mallarını veriniz” (Nisa/4: 2). Yetim, babası
ölen küçük çocuk demektir. Âyette ise malların kendisine verilmesi
emredilen kişi, artık rüşd çağına erip çocukluktan çıkmıştır (Tavîle,
165).
6. Müstakbeliyet: Bir şeyi sonradan alacağı durum ile zikretmektir:
“وَقَالَ نُوحٌ رَبِّ لاَ تَذَرْ عَلَى اْلأَرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ
دَيَّارًا إِنَّكَ إِنْ تَذَرْهُمْ يُضِلُّوا عِبَادَكَ وَلاَ يَلِدُوا
إِلاَّ فَاجِرًا كَفَّارًا “ -Nûh: “Ya Rabbî, dedi, yeryüzünde dolaşan
bir tek kâfir bile bırakma! Zira bırakırsan onlar Senin kullarını Senin
yolundan saptırırlar ve sadece kendileri gibi facir, kâfirden başka
doğurmayacaklar” (Nuh/71: 26-27). Esasen doğan yeni çocuk kâfir veya
facir değildir. Âyette söz konusu olan, bunların ileride kâfir ve facir
olacaklarıdır (Tavîle, 165).
2. Mecaz-ı Aklî: Bir fiilin veya fiil mânâsındaki bir şeyin
(ism-i fâil, ism-i mef’ûl veya masdar gibi) olması gereken yerin
dışında bir şeye isnad edilmesidir (el-Haşimî, 296). Meselâ
“İstanbul’un caddeleri çok kalabalıktır.” Dediğimizde, burada bir
mecaz-ı aklî göze çarpmaktadır. Zira kalabalık olan caddeler değil,
caddelerdeki insanlardır. Bu tür mecazda da, 1. Zamana isnad (“Zaman
onu üzdü” cümlesindeki gibi..), 2. Mekâna isnad (“Nehirler akıttık.”
cümlesinde olduğu gibi. Aslında akıtılan nehirler değil, ondaki
sudur.), 3. Sebebe isnad, 4. Masdara isnad, 5. Fâile olması gerekirken
mef’ûle isnad, 6. Mef’ûle olması gerekirken fâile isnad gibi alâkalar
sayılmıştır (el-Haşimî, 297).
B. SARİH VE KİNAYE
1. Sarih
Söylendiği zaman kastedilen mânânın açık olarak anlaşıldığı
lâfızlardır. Sarih ifade, çok kullanılmasından dolayı anlaşılması için
bir karineye, tefsire, açıklamaya ihtiyaç bırakmaz (Atar, 222).
2. Kinaye
Kinaye ise, vaz’olunduğu mânânın dışında kullanılan bir lâfızdır, ancak
aslî mânâsının da murad olunması mümkündür (Bilgegil, 134; Haşimî,
345). Mecaz ile aralarındaki fark buradadır. Yani mecazda aslî mânânın
kastedildiğine mâni bir karine varken, kinayede böyle bir karine
yoktur; dolayısıyla kastedilen aslî mânâ da olabilir (el-Haşimî, 345).
Meselâ; “زَيْدٌ طَوِيلُ النِّجَادِ -Zeyd, kılıcının bağı uzun olan
birisidir.” denildiği zaman, bu Zeyd’in uzun boylu olmasından
kinayedir. Zira kılıcın bağının uzun olması, sahibinin uzun olmasını
gerektirir. Bununla beraber bundan, kılıcın bağının uzun olduğunu
anlamak da mümkündür. Yani bu cümlede aslî mânâ da kastedilmiş
olabilir. (el-Cürcanî, 66).
Kinayenin Çeşitleri:
Kinaye, ortaya konulurken kullanılan vasıtalar açısından dört kısma ayrılır:
1. Telvih: Eğer kinayede mânâlar arasındaki vasıtalar çok
olursa buna telvih denir (Bilgegil, 176). Meselâ; Arapça’da “adamın
külünün çok olması” cömertliğinden kinayedir. Çünkü kül, çok odun
yakmaya; bu, çok yemek pişirildiğine; bu da, çok misafiri olup onları
cömertçe ağırladığına delalet eder (Tavîle, 178).
2. Remiz: Eğer uzak ve yakın mânâlar arasındaki vasıtalar az
ve gizli olursa, kinaye remiz adını alır (Bilgegil, 177). Meselâ;
Arapça’da “Filânca istirahat edenlerdendir.” denildiği zaman bundan, o
insanın tembel ve aptal olduğu anlaşılır (Tavîle, 178).
3. İma ve İşaret: Bunda da vasıta az olup, ima ve işaret
vardır. Meselâ; “Fazilet, filânın gittiği yöne doğru gitti.”
Denilirken, faziletin o şahsa nispet edildiği anlaşılır (a.y.)
4. Ta’riz: Kelâmın mutlak bırakılıp, ne kastedildiğinin
siyakından anlaşıldığı sözlerdir. Meselâ; insanlara zarar veren kimseye
“İnsanların en hayırlısı onlara faydalı olandır.” denilmesi gibi (a.y.).
C. MECAZ VE KİNAYENİN BELÂGATTAKİ YERİ
Dilcilerin hepsi kinayenin ifsahtan, ta’rizin tasrihten ve mecazın
hakikattan daha beliğ olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Gerçekten
de mecaz ve kinaye ihtiva eden sözlere bakıldığında, bunlar tasrih
edilirse sözün güzelliğini kaybettiği görülür. Meselâ; “ayağının biri
ileri biri geri gidiyor” meâlindeki tereddüt ifade eden Arapça deyimi
açıkça anlatmaya kalkışsak ve şöyle desek: “Tereddüt ediyorsun,
‘gideyim mi gitmeyeyim mi’ diyen insan gibisin. Önce bir adımını
ileriye doğru atarken, diğerini geri atmak suretiyle mütereddit
davranıyorsun.”, hem çok konuşarak israf-ı kelâm yapmış hem de bu veciz
sözün güzelliğini bozmuş oluruz (el-Cürcanî, 108).
Mecaz, bir mânânın ifade edilmesinde en güzel yollardan birisidir. Bu
sanatla mânâ, maddî sıfatlardan sıyrılarak dinleyenin gözleri önüne
serilir. Mecazı Araplar konuşmada genişliğe ve zenginliğe imkân verdiği
için çokça kullanmışlardır. Ayrıca lâfızlara kattığı incelik ve
zerafetten dolayı gönüllere hoş geldiği için de Araplar mecazı bütün
çeşitleriyle kullanmışlar, nesir ve şiirlerini bu sanatla
süslemişlerdir (el-Haşimî, 290).
Mecazda mânâ alışılmışın dışında yeni medlûllere intikal eder. Böylece
lâfızlara genişlik, derinlik ve fikrî yoğunluk kazandırılır. Lâfızlar
sadece hakikat (yalanın zıddı mânâsında değil, yukarıda geçen ıstılâhî
mânâsında hakikat) ifade etse idi, dil donuklaşır ve güzelliğini
kaybederdi. Mecazın bir başka belâgat yönü ise, kasdedilen mânânın
veciz bir şekilde ifade edilebilmesidir (Tavîle, 173).
Anlaşılması zor mücerred hakikatler, mecaz ve kinaye ile
müşahhaslaştırılarak anlaşılmasına yardımcı olunur. Onun için
nasslarda, insan idrakinin kavramakta zorluk çekeceği hususlar mecaz ve
kinaye yolu ile irad edilmiştir. Böylece hem mânânın anlaşılmasına
imkân verilmiş, hem de insanı büyüleyen bir üslûp ortaya konulmuştur.
Ayrıca, kinaye yolu ile çirkin veya edebe muhalif sayılabilecek olmakla
birlikte söylenilmesi gerekli olan şeylerin, kulağa hoş gelecek bir
tarzda ifadesi de mümkün olur (Tavîle, 179-180) Bütün bunların yanında,
mecazdan mânânın tekit edilmesi gayesi de güdülür (İbn Manzur, 10:52).
D. HÜKÜM ÇIKARMADA MECAZ VE KİNAYE
1. Mecazın Hükmü
Fıkhî hüküm istinbatında, lâfzın hakikat mânâsı mecaza tercih edilir.
“Kelâmda aslolan mânâ-yı hakikattir.” şeklindeki Mecelle’nin 12.
maddesi de bunu ifade eder. Lâfız hakikat mânâsıyla anlaşılıyorsa
hakikat olarak alınır, hakikat mânâsı bir şey ifade etmiyorsa ve bir
karine varsa mecaza hamledilir. Meselâ; bir kişi “veled” (çocuk, evlât)
tabir ederek vasiyette bulunmuşsa ve çocuğu da yoksa vasiyet edilen mal
torununa verilir. Zira “veled”, hakikî mânâda çocuk, mecazî mânâda ise
torun için kullanılır (Zeydan, 314).
2. Kinayenin Hükmü
Kişinin kullandığı lâfız sarih ise (ister mecaz ister hakikat olsun,
kendisinden kastedilen mânânın çokça kullanılmasından dolayı açık olan
lâfız) niyete bakılmaksızın gereği sabit olur. Meselâ; birisi “evimi
sattım” dedikten sonra “satmaktan kiralamayı kastettim” dese, bu sözüne
itibar edilmez. Çünkü “sattım” ifadesi alış-veriş akdi için sarihtir.
Kinayede ise niyet ve hâlin delâletine bakılır. Meselâ; karısına “sen
bâinsin” dediğinde, bundan hem maddî ayrılığı (şehirden veya evden ayrı
kalmak gibi) hem de boşanma mânâsındaki ayrılığı kastetmiş olabilir.
Burada kişinin niyeti ve hâlin delâleti önemlidir. Dolayısıyla hüküm
bunlara göre şekil alır.
Bir de İslâm Hukuku’nda kinaî lâfızlarda hadlerin düşmesi, kinaye ile
ilgili hükümlerdendir. Meselâ; Arapça’da “Filân filâncaya yaklaştı.”
meâlindeki söz zinadan kinaye olarak kullanılır. Ancak bundan başka bir
mânâ da kastedilmiş olabileceği için, duruma göre zina veya iftira
haddi sabit olmaz (Zeydan, 316).
Kaynaklar
Abdulcelil, Muhammed Bedri, el-Mecaz ve eseruhû fi’d-dersi’l-lugavî, Beyrut 1986/1406.
Atar, Fahrettin, Fıkıh Usûlü (M.Ü. İlâhiyat Fakültesi Yayınları), İstanbul 1992.
Bilgegil, M. Kaya, Edebiyat ve Bilgi Teorileri, İstanbul 1987.
el-Cürcânî, Abdulkahir, Delâilü’l-i’caz, Dımeşk 1987/1407.
Emin, Mustafa – el-Carim, Ali, Belâgatu’l-vâzıha (Eda Neşriyat), İstanbul trs.
el-Hâşimî, Ahmed, Cevahiru’l-belâga fi’l-meânî ve’l-beyâni ve’l-bedî’ (Kahraman Yayınları), İstanbul 1984.
İbn Manzur, Ebû’l-Fazl Cemaleddin Muhammed b. Mükrim, Lisanu’l-Arab, Beyrut 1994/1414.
Kocakaplan, İsa, Açıklamalı Edebî Sanatlar (M.E.B. Yayınları), İstanbul 1996.
Tavîle, Abdulvehab Abdusselâm, Eseru’l-luga fî ihtilâfi’l-müctehidîn (Dâru’s-Selâm), Mısır trs.
Zeydan, Abdulkerîm, Fıkıh Usûlü (çev. Ruhi Özcan) (M.Ü. İlâhiyat Fakültesi Yayınları), İstanbul 1993.
|
Tarih: 18.02.2008 Hit: 181
|
|
Günün Hadis-i
Şerifi |
|
Ölümden önce hayatının, hastalıktan önce
sağlığının, meşguliyetinden önce boş vakitlerinin, ihtiyarlığından
önce gençliğinin, yoksulluğundan önce zenginliğinin kıymetini bil.
|
|
Günün Duası |
Ey Rabbim! Girişeceğim her işe
doğruluk ve içtenlik üzere girmemi, bırakacağım her işten de doğruluk
ve içtenlik göstererek çıkmamı sağla ve bana katından destekleyici bir
güç bahşet!
Âmîn... Âmîn... Âmîn... |
|