|
İstatistikler |
|
Üye
sayısı: 2.758
Portal Konu sayısı: 12
Portal AltKonu sayısı: 96
Portal Yazı sayısı: 1.083
Forum başlıkları: 49
Forum konuları: 5.668
Forum mesajları: 22.226
Sayfa izlenimi: 1.039.379
Bugünkü sayfa izlenimi: 1.515
En son üyemiz: Hamza
Sayfa oluşum süresi:xx
Gösterim süresi: xx
İp adresiniz: 38.103.63.61
|
|
Halidiye.com | İslam İtikadında Ebu Hanife’nin Tesiri ve İmam Maturidi
İslam İtikadında Ebu Hanife’nin Tesiri ve İmam Maturidi
İslam İtikadında Ebu Hanife’nin Tesiri ve İmam Maturidi
Akif COŞKUN
Kelâm veya Akaid ilmi, konuları itibariyle en
erken şekillenen İslâmî ilimlerdendir. Hz. Peygamber’in (s.a.s.)
vefatından sonra meydana gelen bazı hâdiseler ve bu hâdiseler etrafında
cereyan eden tartışmalar, daha sonra Kelâm ilminin önemli mevzuları
arasına girmiştir. Kesin bir tarih verilememekle beraber, daha hicrî
70’li yıllarda kelâmî konuların tartışıldığı bilinmektedir (Van Ess,
401).
İslâm Dini ilk yıllarından itibaren sürekli gelişerek kısa zamanda
geniş bir coğrafyaya ulaştı. Bu bölgelerde Hıristiyan, Yahudi, Sabiî,
Mecûsî ve daha bir çok din mensubuna rastlanmaktaydı. Bu karşılaşmalar
neticesinde, safî Müslüman–Arap toplumu farklı insanlar, farklı
anlayışlar ve farklı hayat tarzlarıyla karşılaşıyordu.
Hz. Peygamber (s.a.s.), insanlar içinde olduğu müddetçe problemlerin
çözümünde tek merci idi. İnsanlar O’nun varlığı ile oluşan lâhutî
atmosferde daha iyi kulluk yapmanın yollarını arıyorlardı. O’nun
vefatından sonra problemlerin üstesinden gelme işi ümmetin omuzlarına
biniyordu.
Yeni karşılaşılan hâdiselere dinin esasları çerçevesinde çözümler
üretmek, bir vazifelendirmeye ihtiyaç duymaksızın Kitap ve sünneti
bilen insanların birinci vazifesiydi. Ortaya konan ciddî düşünceler
zamanla büyük kitlelere mal olmaya başladı. Bu, çok tabiî bir
gelişmeydi; çünkü Kitap ve sünneti herkesin aynı ölçüde anlama ve
kavrama imkânı yoktu. İşte bu ilk dönemden itibaren ümmetin genel
kabulüne mazhar olan büyük imamlar, Ehl–i Sünnet, Kur’ân yolu, Selef
yolu (Topaloğlu, 9) denilen düşüncenin oluşumunu sağlamışlardı. Burada
bir çırpıda söylediğimiz bu tekevvün için üç asırlık bir zamanın
yaşanması gerekmiştir.
Ehl–i Sünnet Kelâmı
Hicrî 3. asırdan önce İslâmî ilimler için bir ayrım söz konusu
değildir. Dönemin ilim merkezlerinde ciddî bir ilmi seviyeye
ulaşılmıştır. Bu seviye, sadece yeni kültürlerin menfi tesirlerine
karşı koymaktan ibaret değildir. “İslâm’da ‘teoloji’ inanmayanlara
karşı bir polemik olarak başlamamıştır. Başka inançları reddetmek için
de geliştirilmiş değildir.” (Ess, 414). Bütün insanlara gönderilen son
ilâhî mesajın, mutlaka bundan daha önemli hedefleri vardı.
Erken dönemde, isimleri bütün bir İslâm ilim tarihi boyunca
hatırlanacak büyük imamlar yetişti. Daha çok fıkıh âlimi olarak bilinen
İmam–ı Azam Ebû Hanife, itikadî konuların genel çerçevesini çizdiği
el–Fıkhu’l–Ekber’i bu erken dönemde yazdı. İmam, derin fıkıh
bilgisi yanında kelâm ile de ilgilendiğini şöyle ifade eder: “Bu ilimde
(kelâm) herkesin parmakla gösterip, imrendiği bir seviyeye gelmiştim.”
(Bağdadî, 13:333). İmam’ın Hicri 150’de vefat ettiği hatırlanacak
olursa, o âna kadar en azından Müslüman ilim çevrelerinde Kelâm ilminde
ne derece mesafe alındığı daha iyi anlaşılır.
Ebû Hanife, Ehl–i Sünnet fakîhleri içinde ilk mütekellim olandır
(Beyadî, 19). O, daha çok Hanefi Mezhebi'nin kendisine isnad edildiği
büyük fıkıhçı olarak şöhret bulmuşsa da, İslâm itikad esaslarının şerh
ve tedvinini esas alan hareketler de İmam’a çok şey borçludur. Ebû
Hanife, fukaha arasında, akıl yürütmenin prensiplerini ve usûlünü
benimseyen ve onları iman esasları ve dinî hükümler üzerinde çalışmak
üzere tatbik eden ilk kelâmcıdır. Onun ve takipçilerinin, rey ve kıyas
ehli olarak adlandırılmasının sebebi budur” (Şerif, 1:281). Ebû Hanife,
Kelâm ve Fıkıh’ta öyle bir yere sahiptir ki, Mu’tezile, Mürcie ve
Ehl–i Sünnet’in her biri, İmam’ın kendilerinden olduğunu iddia
etmişlerdir.
Sünni düşüncenin gelişmesinde isimleri çok zikredilen daha başka büyük
imamlar da vardı: Hasan–ı Basri (ö. 110 h.), İmam–ı Şafi (ö. 204
h.), Ahmed İbn Hanbel (ö. 241 h.), Haris el–Muhasibi (ö. 243 h.), Ebû
Ali el–Kerabisi, İbn Küllâb (ö. 240 h.), Ebu’l–Abbas el–Kalanisi,
bunların önde gelenleridir.
Üçüncü asrın sonlarına doğru, Ehl–i Sünnet’in çizgisi, bütün
açıklığıyla ortaya çıkmaya başladı. Geride bırakılan uzun dönemin
tecrübî birikimi, artık belirli sistemler çerçevesinde ortaya
konuyordu. Şartlar da zaten bunu gerektirmekteydi. İmam Maturidi’nin
Te’vilât’ına bir önsöz yazan muhakkik Müstafiz er–Rahman, Sünnî
oluşumu ve şartları şöyle anlatıyor: “Bu kritik fırkalaşma döneminde
bir orta yol tutmak, hoşgörülü bir tavır takınmak suretiyle uzlaşmak ve
krizi çözmek kaçınılmaz bir hâl aldığında, İslâm dünyasının muhtelif
bölgelerinde üç önder ortaya çıktı: Mısır’da Tahavi (ö. 321 h.),
Irak'ta Eş'ari (ö. 324 h.) ve Orta Asya’da Maturidi (ö. 333 h.).
Bunların hepsi, akla uyan ve vahye mutabık bir sistem tatbik etmek
suretiyle rahatsızlık veren problemleri halletmeye yöneldiler” (Rahman,
3).
Eş’ariye, Maturidiye, Tahaviye
Dinin imana dair meseleleri sadece zihnî tatmin vasıtaları değildir.
İnanan her insanın bilmek zorunda olduğu meseleler vardır. Yukarıda
bahsettiğimiz İmam Ebû Hanife’nin el–Fıkhu’l–Ekber adlı risalesi
kelâma dair önemli metinlerden biridir ve İslâm Dini'nin temel inanç
esaslarını asgari ölçüde vermektedir. Kelâm tarihi, işte bu 5–10
sayfa içine sığabilen ve bu hâli ile her Müslümanın bilmesi mecburi
olan meseleler etrafında dönmektedir.
İmam Azam’ın formüle ettiği iman esasları kendisinden önce yıllarca
konuşulup tartışılmış meselelerdi. Ama onun bu konuları, derin anlayışı
ile bir sistematiğe oturtması kendinden sonrakiler üzerinde tartışmasız
bir tesir icra etti. Burada detaya inmeden ele alacağımız üç itikadî
çizginin İmam Ebû Hanife ile ciddî münasebeti vardır.
Eş’arî düşünce, ortaya çıkmaya başladığı yer itibarı ile ilk dönemden
itibaren Ehl–i Sünnet’in en tesirli ve en yaygın itikadî sistemidir.
İslâmî medreselerde uzun yıllar bu mezhebin görüşleri istikametinde
eserler okunmuş ve okutulmuştur. İmam Eş’ari’den sonra da çok güçlü
temsilciler bulan bu itikadî çizgi, Maturidîlik’le birlikte İslâm
toplumunun büyük çoğunluğunun ‘cadde–i kübra’sı hâline gelmiş,
zamanımıza kadar da bu özelliğini korumuştur (Şerif, 1:277).
İmam Eş’ari’nin uzun bir süre içerisinde bulunduğu Mu’tezile
Mezhebi'nden ayrılması ile alâkalı değişik vakalar anlatılır. Bu büyük
imamın çok az insanın karşı karşıya kalacağı bir karar arefesinde böyle
bir saf değiştirme noktasına varabilmesi için ciddî sebeplerin
bulunması, ayrıca böyle bir dönüm noktası ile kararı etkileyen
hâdisenin birbiriyle uyum içinde olması gerekir. Evet, bu konuda
varılan şu netice hiç de yanlış olmasa gerektir: “Eş’ari’de bu
değişikliğin meydana gelmesinde Ebû Hanife’den itibaren gelişen Sünnî
kelâm hareketi önemli bir rol oynamış ve onun gönlünde makes bulmuş
olmalıdır” (Yavuz, DİB İ.A. 11:448).
Esas itibariyle Tahaviyye, müstakil bir mezhep olarak ele alınmamıştır.
Ancak Maturidiyye ile büyük bir yakınlık arz ettiğinden, İmam
Maturidi’nin İmam Ebû Hanife ile olan münasebetinin daha anlaşılır
olması için bu çizgiden de kısaca bahsetmek faydalı olacaktır.
Ebû Cafer et–Tahavi’nin üzerindeki Ebû Hanife etkisi oldukça
belirgindir. O, daha sonra ele alacağımız Maturidi gibi, hem fıkıh hem
de kelâm mevzuunda İmam’ın takipçisiydi. Akidetü’t–Tahaviyye olarak
bilinen Beyanu İ’tikadi Ehli’s–Sünne ve’l–Cemaa’ alâ Mezhebi
Fukahai Ebî Hanife ve Ebî Yusuf el–Ensari ve Muhammed b. Hasen
(Kevseri, 49) adlı eseri, Ebû Hanife’ye ait itikadî düşünceleri
destekliyor olması açısından önemlidir. Onun tek gayesi, İmam’ın
görüşlerinin bir özetini vermek ve bunların Ehl–i Sünnet’in an’anevî
görüşleriyle uyum içinde olduklarını göstermeye ça lışmaktır (Şerif,
1:280–281). Tahavi, şüphe ve karışıklıkları gidermede değerli
hizmetlerde bulunmuş ve İmam’ın tutumunu açık bir dille izah etmiştir.
Onun akidesinin önemi, Ehl–i Sünnet’in ilk kelâm ekolünü kuran,
kendisinin de sadık bir takipçisi olduğu İmam Ebû Hanife’nin,
görüşlerini sunmasında görülür (a.g.e., 1:293).
İmam Maturidi’nin İmam–ı Azam ile olan münasebeti ise, önceki iki
imama nazaran daha farklı bir seyir takip eder. En azından Maturidi,
Tahavi gibi İmam’ın düşüncelerini aktarmakla kalmaz, Ebû Hanife’nin
görüşlerine rasyonel–kelâmî bir temel bulma çabası içinde görülür.
Tahavi muhafazakâr bir takipçi olarak değerlendirilirse, Maturidi,
tahlilî bir konumda bulunuyor demektir (a.g.e., 1:281).
Ebû Hanife’nin İslâm itikadı üzerindeki bu derin tesirine değindikten
sonra, bu tesirin Orta Asya genelinde ve İmam Maturidi özelinde nasıl
göründüğüne temas edeceğiz.
İmamu’l–Hüda, İmamu’l-Mütekelimîn el-Maturidi
Ebû Mansur Muhammed İbn Muhammed İbn Mahmud el–Maturidi, daha çok
Maturidi nisbeti ile tanınmaktadır (İbn Kutluboğa, 201). Bazı kaynaklar
onu, “Semerkandi” nisbeti ile verir. Mezhepler Tarihi yazarları,
Maturidi hakkında oldukça suskun davranmışlardır. El–Bağdadi (ö. 429
h.), İbn Hazm (ö. 456 h.), Ebu’l–Muzaffer el–İsferaini (ö. 471 h.)
gibi müellifler, Maturidi’den bahsetmezler. Hayatı hakkında tatmin
edici bir bilgi olmadığı için, döneminin şartları, kendi hocaları, aynı
asrı paylaşanlardan yola çıkarak bir biyografi tesbitine mecbur
kalınmıştır. Vefat tarihi hakkında genel olarak hicri 333 yılı verilir.
Doğum tarihi olarak kesin bir bilgi yoktur. İmam’ın hocalarından olan
Mukatil er–Razi 248 h. tarihinde vefat etmiştir. Buna göre
Maturidi’nin bu tarihten önce ve muhtemelen en geç 238 h.’de doğmuş
olabileceği şeklinde bir tahminde bulunulur (Avdayn, 10).
İmam Maturidi’nin yıldızı Samanilerin güçlü yönetimi devresinde
parladı. Samaniler 261–389/874–999 yılları arasında İran’ın
bütününe hâkim olmuşlardı. İlim ve edebiyat adamlarını himaye ettikleri
için, ülkeleri ilmî çalışmalar adına iyi bir zemin teşkil ediyordu
(Emin, 1: 260). Maturidi, anayurdundaki bu huzurlu akademik atmosfer ve
kültürel çevre içinde, çeşitli İslâmî ilimleri zamanın seçkin
âlimlerinden tahsil etme imkânı buldu. Kaynakların Ebû Bekir Ahmed İbn
İshak, Fakîhu Semerkand diye tanınan Ebû Nasr Ahmed b. el–Abbas
el–İyadi, Nusayr b. Yahya el–Belhi (ö. 269 h.) ve Rey kadısı olan
Muhammed İbn Mukatil er–Razi (ö. 248 h.) olarak zikrettiği bu
âlimler, İmam–ı Azam’ın talebeleridir. Maturidi’nin bu hocaları, İmam
Azam’dan rivâyet zincirine sahiptiler (Rahman, 13).
İmam–ı Azam’ın bir çok talebesi Horasan ve Türkistan menşeliydi.
Hamuleleri ile yurtlarına döndükleri zaman Mukatil İbn Hayyan
el–Belhi ve İsam İbn Yusuf el–Fıkhu’l–Ekber’i; Nusayr İbn Yahya
el–Belhi ve Ebû Muti’ el–Fıkhu’l–Evsat’ı; Musa İbn Süleyman ve
Ebû Mukatil es–Semerkandi el–Âlim ve’l–Müteallim’i Horasan ve
Maveraünnehir taraflarına götürdüler. Ebû Yusuf el–Ensari ile Yusuf
İbn Halid ve Muhammed İbn Mukatil, İmam’ın vasiyetlerini yazdılar. Ebû
Yusuf’un tayin ettiği kadılar da gittikleri yerlerde Ebû Hanife’nin
akide anlayışını yayıyor ve savunuyorlardı. Bu suretle Buhara, Belh ve
Semerkant çevresinde bütünü ile selef akidesini savunan büyük bir
fukaha zümresi vücuda geldi (Yörükan, 128). Yine bu bölgede, fıkıh
mezhebi olarak da Hanefilik geniş yayılma imkânı buldu.
İbn Hakim es–Semerkandi (ö. 340 h.), bu dönemde Horasan ve
Maveraünnehir civarında Hanefi düşünceyi temsil eden 400’den fazla ilim
adamının bulunduğunu söyler (Hanefi, 32).
Zahid el–Kevseri, Hanefi Mezhebi'nin bu bölgedeki tesir sebepleri olarak şunları zikreder:
“İmam–ı Azam’ın bu kıymetli talebeleri (Orta Asya’ya dönüp İmam’ın
eserlerini rivâyet edenler), Hz. Peygamber’in (s.a.s.) ve ashâbının
ortaya koydukları inanç esaslarını bütün âleme yaydılar. O dönemde,
Maveraünnehir, bid’at ehlinden ve yeni cereyanlardan uzak bulunuyordu.
Sünnet–i Seniyye’nin buralardaki hakimiyeti ile bu eserler nesil be
nesil elden ele dolaştıktan sonra, nihayet İmamu’l–Hüda Ebû Mansur
el–Maturidi’ye ulaştı” (Kevserî, İşârât’a önsöz, 6).
Orta Asya’da bulunan Semerkant, Buhara ve civar şehirler, bu
yüzyıllarda birer ilim merkezi olma konumundaydılar. Abbasi Devleti
eski gücünü kaybedince Bağdad, tek ilim merkezi olmaktan çıkmış, söz
konusu Orta Asya şehirleri önem arz etmeye başlamıştı (Yazıcıoğlu, 283).
Batılı bir yazar, bu şehirlerdeki ilmî hareketliliğin yanında, hayranlığını da şöyle dile getirir:
“Doğu memleketleri içinde Buhara, İslâm’ın kubbesidir ve onlar arasında
konumu itibarı ile Bağdat’a benzemektedir. Çevresi âlimlerin nuruyla
aydınlanmış, en nadide yüce şahsiyetlerle süslenmiştir. Kadim
devirlerden itibaren her çağda o, her bölgeden büyük din âlimlerinin
buluştuğu yer ol muştur” (Frye, 425).
Sosyal şartlar, Maturidi’nin ileride Ehl–i Sünnet’in en önemli akide
ve düşünce sistemini oluşturması için oldukça müsaitti. O, İmam
Eş’ari’ye nazaran serbest ve hür düşüncenin daha yaygın olduğu bir
ortamda bulunuyordu. Ayrıca, bir cevap verme ve tepki ortaya koyma
konumunda da değildi.
Bu fikrî zemin, felsefî ve kelâmî münakaşaların seviyesi açısından
olumlu sonuçlar verdiği şüphesizdir. Maturidi’nin problemlere, Bağdad
ilim ve itikad ortamında yetişen çağdaşı Ebu’l–Hasen el–Eş’ari’den
daha rasyonel bir açıdan yaklaşması, içinde bulunulan kültürel
ortamların etkisinden olsa gerektir (Yazıcıoğlu, 284).
Ebû Zehra, İmam Maturidi’nin bulunduğu ortamı şöyle değerlendiriyor:
“Ebû Mansur el–Maturidi ile Ebu’l–Hasen el–Eş’ari aynı dönemde
yaşamış ve her biri, diğeriyle aynı gaye uğrunda çalışmıştır. Ancak
İmam el–Eş’ari, karşı tarafın kışlasına daha yakındı. Basra’da ikamet
ediyordu. Bilindiği gibi Basra, Mu’tezile’nin vatanı ve doğduğu yerdi.
Fıkıh ve Hadîs âlimleri ile Mu’tezile arasında süren mücadele,
Basra’nın da içinde bulunduğu Irak bölgesinde geçiyordu. Maturidi ise,
mücadele alanından uzakta idi. Ancak mücadelenin yankısı, Maturidi’nin
bulunduğu bölgeye kadar ulaşıyordu. Maveraünnehir kentlerinde de Irak
Mu’tezilesi'nin sözlerini tekrarlayan Mutezililer bulunuyordu. Bunlara
da Maturidi karşı koyuyordu” (Zehra, 186).
İmam Maturidi, şüphesiz çağındaki fikrî cereyanlardan haberdardı.
Eserlerinde onun, Karmatilerin, Şiîlerin ve özellikle Mu’tezile’nin
görüş ve fikirlerini çürütmeye büyük çaba sarfettiği belirgin ise de,
o, İmam Eş’arî ölçüsünde bir tartışma ortamının içinde değildi.
Metodu ve sistemi
İmam Maturidi, bilgi elde etme yollarını, kendinden öncekiler gibi üçe
ayırır: a–Sağlıklı duyu organları (el–Ayan) b–Haber (el–Ahbar)
c–Akıl (Nazar) (Maturidî, 1).
Maturidi’ye göre, bu bilgi kaynakları içinde aklın hususi bir yeri
vardır. Çünkü aklın yardımı olmadan duyular ve haber, gerçek bilgiyi
sağlayamaz. Metafizik bilgiler ve ahlâkî düsturlar bu kaynakla
algılanır. İnsanları hayvanlardan ayıran da akıldır. Maturidî, aklın
gerçek bilgiyi veremeyeceğini iddia edenlere karşı, aklı kullanmadan
onların kendi düşüncelerini dahi ispatlayamayacaklarını söyler.
Şüphesiz akıl, Maturidi’nin sisteminde üstün bir yere sahiptir, ama,
hemen belirtelim ki, onun akıldan kasdı, rasyonalizmin savunduğu akıl
değildir. Müslüman âlimler, akıl deyince daha çok, bütün fakülteleri,
öğrenme hususiyeti ve melekeleriyle birlikte arızadan uzak zihni
anlamışlardır. Bunun yanısıra, Matüridi’ye göre, akıl bilmeye muhtaç
olduğumuz her şeyin gerçek bilgisini veremez. Duyular gibi onun da bir
sınırı vardır. Bazen insan aklı; arzu, alışkanlık, çevre ve toplum gibi
faktörlerle bulandırılır ve tesir altında kalır. Sonuçta kendi alanında
olan şeylerin bile gerçek bilgisini vermekte başarısız olur. Bundan
dolayı akıl, onu dalâlete düşmekten koruyan, doğru yola yönelten, ince
ve esrarengiz meseleleri anlamasına yardım eden ve gerçeği bildiren bir
kılavuza muhtaçtır Bu kılavuz, peygamberlere gelen “vahiy”dir.
Maturidî’ye göre vahiy, sadece dini meselelere hasredilemez; bilâkis
birçok dünyevî meselelerde de onun kılavuzluğuna ihtiyaç vardır.
Çeşitli besin maddelerinin ve ilâçların keşfi, sanat ve mesleklerin
icadı, hep bu hidayetin sonuçlarıdır. İnsan aklı, bu tür meselelerin
bir çoğunda hiçbir bilgi vermez ve insan, bütün bu şeyler hakkında
bilgi için sadece şahsi tecrübelerine güvenmek zorunda kalsaydı,
medeniyet bu kadar hızlı bir gelişme kaydedemezdi.
Buradan anlaşılmaktadır ki, akıl ve vahiy birlikte, Maturidi’nin
sisteminde önemli bir yer işgal etmektedir. Ona göre, dinî inancın
malzemeleri vahiyden çıkarılır ve aklın görevi de, onları doğru bir
şekilde anlatmaktır. Vahiy doğru anlaşılır ve akılla vahyin gerçek
konumları iyi belirlenirse, akılla vahiy arasında ihtilâf olmadığı
görülür (Şerif, 1:300).
Maturidi’nin kendi sistemi içindeki görüşleri kelâm tarihi
kitaplarında detaylı olarak anlatılmaktadır (Gölcük, 78). Maturidi ile
Eş’ari arasındaki bazı farklı noktalar hakkında müstakil kitaplar da
yazılmıştır. Bunlara misal olarak, Allâme Kemalüddin Ahmed
el–Beyadi’nin İşaratu’l–Meram min İbarati’l–İmam, Allâme
el–Hasen İbn Abdi’l–Muhsin el–Meshur Ebû Azbe’nin
Ravdatu’l–Behiyye fî–mâ beyne’l–Eşairati ve’l–Maturidiyye,
Abdurrahman İbn Ali eşâ€“Şehir Şeyhzade’nin Nazmu’l–Feraid ve
Cem’ul–Fevaid adlı eserlerini zikredebiliriz.
Maturidi’nin sistemine de kısaca değinmek istiyoruz: İmam Maturidi,
kendi sistemini iki ana prensip üzerine bina etmiştir: Tenzih ve
Hikmet. O, tenzih prensibinde, Allah ile başka herhangi bir varlık
arasında benzerlik kurma (teşbih) ve O’na şekil, cisim atfetme (tecsim)
düşüncesine Allah’ın sıfatlarını inkâr etmeksizin karşı çıkar.
Kur’ân’da kullanılan Allah’ın eli, yüzü, arşı istivası gibi tecsimi
akla getiren ifadeler zahirî anlamları ile ele alınmamalıdır, çünkü bu
ifadelerin lâfzen tercümesi, Kur’ân’ın sarih ayetleriyle çelişki teşkil
eder. Bundan dolayı bu bölümler, tevhid akidesiyle mutabık bir tarzda,
Allah Teâlâ’yı tenzih eden bölümlerin ışığı altında tefsir edilmeli ve
kelimelerin Arapça’daki anlam ve deyimleri açısından da kabul
edilebilir olmasına itina gösterilmelidir. Aksi hâlde, onların gerçek
anlamları Allah’ın ilmine havale edilmelidir.
Hikmet konusunda da Maturidi şöyle der: Hikmet, bir şeyi aslî yerine
koymaktır; onun için ilâhî hikmet; adalet, inayet ve faziletin hepsini
ihtiva eder. Allah, mutlak hikmet sahibidir ve O, kat’iyen abes bir iş
yapmaz (Şerif, 302).
Maturidi’nin sisteminde önemli bir yere sahip olan “Hikmet” konusu,
günümüzde çok konuşulan “Makasıdu’şâ€“Şeria, Şari’in Maksatları,
Hikmet–i Teşri” konularında Maturidi sistemi hakkında bize bir fikir
vermektedir. Bir de, fıkıh ile alâkalı bir kitabına Me’hazu’şâ€“Şerai'
ismini vermesi, onun sistemini daha dikkat çekici bir hâle
getirmektedir. Şöyle ki: İmam Şatıbi’nin makasıd düşüncesini ele alan
Ahmed Reysuni, Şatıbi’ye gelinceye kadar bu düşüncenin öncüleri
hakkında bilgi verir. Şâri’in hedef ve maksadlarını anlama yönündeki
her türlü gayret tezahürlerini değerlendiren Reysuni, İmam Maturidi’nin
fıkıh usûlü ile alâkalı bir kitabına bu ismi vermesini, Şâri’in
hedeflerini anlama istikametinde çok erken dönemin bir müjdesi olarak
değerlendirmektedir: “Aslında araştırmamın temel çerçevesini İmam
el–Haremeyn el–Cüveyni (ö. 478 h.) ve İmam el–Gazzali (ö. 505 h.)
ile sınırlandırmam daha uygun olurdu; çünkü bu iki imam, Şâri’in maksad
ve hedefleri hususunda yeteri kadar bilgi vermektedirler. Ancak,
onlardan çok önce de bu konuda düşünmüş olanların bulunabileceği
dikkatlerden kaçmamalıdır. İmam el–Haremeyn ve İmam Gazzali’ye kadar
genel olarak fıkıh ve fıkıh usûlü sahalarında ciddî çalışmalar
yapılmıştır. Ne yazık ki, hicri 3. ve 4. asırlarda yapılan fıkıh ve
fıkıh usûlü çalışmaları çeşitli sebeplerden elimize ulaşmamıştır”
(Reysuni, 31). Ya bu eserler tamamı ile zayi olmuş veya bir yerlerde
keşfedilmeyi beklemektedirler.
Talebeleri
Kaynakların İmam Maturidi’nin talebeleri hakkında verdiği bilgiler de,
kendi hayatı hususundaki bilgiler gibi oldukça yetersizdir. Kaynakların
verdiği kadarı ile Maturidi’nin (önde gelen) talebeleri şunlardır:
1–Kadı Ebu’l–Kasım İshak b. Muhammed İbn İsmail (ö. 340 h.):
Maturidi’nin yakın bir dostu ve talebesidir. Hocasının görüşlerini
es–Sevadu’l–A’zam adlı eserinde toplamıştır. (Bu risale, tarihsiz
olarak birçok defa basılmıştır.)
2–İmam Ebu’l–Hasen Ali İbn Said er–Rustuğfeni: Zamanının önde gelen kelâmcılarındandır.
Kasım İbn Kutluboğa, İrsadu’l–Mühtedi, ez–Zevaid ve’l–Fevaid fi
Envai’l–Ulûm adlı iki kitabından bahseder. Ancak Rustuğfeni’nin vefat
tarihini zikretmemektedir (İbn Kutluboğa, 145).
3–İmam Ebû Muhammed Abdülkerim İbn Musa el-Pezdevi (ö. 390 h.).
4–Şeyh Ebû Esma İbn Ebu’l–Leys el–Buhari (Rahman, 20).
Eserleri
İmam Maturidi’ye bir çok kitap isnad edilmektedir. Onun
Te’vilâtu’l–Kur’ân’ına önsöz yazan Mustafiz er–Rahman, orada
Maturidi için yirmi dört tane eser saymakta ve bu eserleri ilmi
kategorilere ayırdıktan sonra, bulundukları kütüphaneleri de
vermektedir. Bunun yanısıra, Maturidî’nin bilinen birçok kitabına da
ulaşılamamıştır. Birçok el yazması kitabı, yılların ihmali ile hâlâ
ciddiyetle ele alınmamıştır. Meselâ Te’vilâtu Ehli’s–Sünne adlı
kitabının kırk kadar el yazma nüshası vardır. Bunların büyük bir kısmı
İstanbul kütüphanelerindedir. En son 1983’te Bağdat’ta bu kitabın
sadece bir kısmı basılmış, daha sonra devamı getirilememiştir (Rahman,
4). Aynı şekilde, 1953’te Y. Z. Yörükan tarafından yayına hazırlanan ve
kısaca terceme edilen Risaletu’t–Tevhid basıldığı gibi kalmıştır
(Yazıcıoğlu, 298).
Maturidi hakkında kaynaklarda yeterli bilgi bulunmadığına daha önce
değinmiştik. Bu durumda İmam, eserlerinden yola çıkılarak tanınmaya
çalışılacaktır. Ancak eserlerinin günümüz imkânları kullanılarak hâlâ
ilim dünyasının hizmetine sunulmaması ciddî bir ihmaldir.
Araştırmacılar ilk elden kaynaklara ulaşamadıkları için Maturidi
hakkında yazılan biyografiler, dar bir çerçevenin dışına çıkamamaktadır.
İmam Maturidi’nin fikirlerinin günümüze taşınmasında ihmal edilmemesi
gereken iki kelâm âlimi Ebû Muîn en–Nesefi (ö. 508 h.) ve İmam
Nureddin es–Sabuni (ö. 580 h.), Maturidi kelâmı açısından çok
önemlidir. Hem mezhebi tanımak hem de imamı hakkında yeterli bir
kanaate ulaşabilmek için bu iki müellif beraber değerlendirilmelidir.
İmam Maturidi’nin eserleri olarak kaynaklar daha çok şu isimleri zikreder:
1–Kitabu’t–Tevhid
2–Kitabu’l–Makalât
3–Kitabu Redd–i Evâili’l–Edille
4–Kitabu Beyani Vehmi’l–Mu’tezile
5–Kitabu Te’vilâti’l–Kur’ân
6–Kitabu Reddi Tehzibi’l–Cedel li’l–Ka’bi
7–Reddü Kitabi Vaidi’l–Füssak li’l–Ka’bi
8–Reddu’l–Usûli’l–Hamse li Ebî Muhammed el–Behîli
9–Reddu Kitabi’l–İmam li Ba’di’r–Revafıd
10–Kitabu’r–Redd alâ Usûli’l–Karamita
11– Kitabu’r–Redd alâ Furûi’l– Karamita
12–Kitabu Me’hazi’şâ€“Şerai'
13–Kitabu’l–Cedel (İbn Kutluboğa, 201–202; Zebidî, 2:7).
İslâm Dini itikadının iki önemli ekolü olan Eş’arilik ve Maturidilik,
tarihte olduğu gibi, günümüz Müslümanlarının da çoğunluğunun itikadını
oluşturmaktadır. Mutlak mânâda Ehl–i Sünnet dendiğinde, Eş’ariyye ve
Maturidiyye akla gelmektedir (Zebidî, 2:8) Tarihî seyirleri içerisinde
aralarında cereyan eden tartışmalar, İslâm cemiyetinin zihnî gelişimi
ve seviyesi açısından çok önemlidir. Aralarındaki çok küçük
ayrılıkları, bu iki mezhepten biri için katı bir taraftarlığa vardırmak
ve bunun için zayıf bahaneler üretmek hiçbir fayda sağlamayacaktır.
Asırların tasdikini üzerlerinde taşıyan bu iki köklü akide yolunun,
daha doğrusu, ikisi birlikte bir büyük yolun bundan sonra da ümmetin
ihtiyacını karşılayabilecek bir yapıda olduğu herkesin yakinen bildiği
bir hakikattir.
Kaynaklar
Avdayn, İbrahim Seyyid, “Te’vilâtu Ehli’s–Sünne” önsözü, Kahire, 1971.
el–Bağdâdî, Hatib, Tarihu Bağdâd, Beyrut, (tarihsiz).
el–Beyadi, Allâme Kemalüddin Ahmed, İşârâtu’l–Meram min İbârâti’l–İmam, Mısır, 1949.
Emin, Ahmed, Zuhru’l–İslâm, Kahire, 1962.
Ess, Josef Van, İslâm Kelâmı’nın Başlangıcı, tercüme: Şaban Ali Düzgün, A.Ü.İ.F.D, 2000.
Frye, R. Nelson, “Orta Çağ Başarısı Buhara”, Çev.: Dr. Hasan Kurt, A.Ü.İ.F. Dergisi, 2000/XLI.
Gölcük, Şerafeddin, Kelâm Tarihi, Konya,1992.
el–Hanefi, Ebu’l–Kasım İshak b. Muhammed, es–Sevadu’l–A’zam, İstanbul (tarihsiz).
Işık, Kemal, Maturidi’nin Kelâm Sisteminde İman–Allah ve Peygamberlik Anlayışı, Ankara, 1980.
el–Kevseri, Zahid, el–Hâvi fî SIrati’l–İmam Ebî Cafer et–Tahavi, Mısır, 1995.
–“İşarâtu’l–Meram min İbarati’l–İmam” için önsöz, Mısır, 1949.
el–Maturidi, Ebû Mansur Muhammed b. Muhammed b. Mahmud,
Kitabu’t–Tevhid, Yayına Hazırlayan: Prof. Y. Ziya Yörükan,
İstanbul,1953.
er–Rahman, Muhammed Mustafiz, Te’vilât’a Önsöz, Bağdat, 1983.
er–Reysuni, Ahmet, Nazariyyetu’l–Makasıd inde’l–İmam eşâ€“Şatıbî, Lübnan, 1992.
İbn Kutluboğa, Zeynüddin Ebu’l–Adl Kasım, Tacü’t–Teracim, Dubai,1992.
Şerif, M. M . İslâm Düşüncesi Tarihi, Maturidilik, tercüme: Ahmet Ünal, İstanbul, 1990.
Topaloğlu, Bekir, Maturidiye Akaidi (Sabunî’den tercüme), DİB yay.
Yavuz, Yusuf Şevki, “Maturidiyye”, DİB İslâm Ansiklopedisi, c.11.
Yazıcıoğlu, M. Sait, “Maturidi Kelâm Ekolü’nün İki Büyük Siması: Ebû
Mansur Maturidi Ve Ebu’l–Muin Nesefi”, A.Ü.İ.F. Dergisi, 1985/XXVII.
Yörükan,Yusuf Ziya, “İslâm Akaid Sisteminde Gelişmeler ve Ebû Mansur
el–Maturidi”, A.Ü. İlâhiyat Fakültesi Dergisi, 1953/II–III.
Zehra, M. Ebû, Mezhepler Tarihi, çev.: Sıbğatullah Kaya, İstanbul, 1996.
|
Tarih: 18.02.2008 Hit: 189
|
|
Günün Hadis-i
Şerifi |
|
Ölümden önce hayatının, hastalıktan önce
sağlığının, meşguliyetinden önce boş vakitlerinin, ihtiyarlığından
önce gençliğinin, yoksulluğundan önce zenginliğinin kıymetini bil.
|
|
Günün Duası |
Ey Rabbim! Girişeceğim her işe
doğruluk ve içtenlik üzere girmemi, bırakacağım her işten de doğruluk
ve içtenlik göstererek çıkmamı sağla ve bana katından destekleyici bir
güç bahşet!
Âmîn... Âmîn... Âmîn... |
|