|
İstatistikler |
|
Üye
sayısı: 2.630
Portal Konu sayısı: 12
Portal AltKonu sayısı: 93
Portal Yazı sayısı: 971
Forum başlıkları: 49
Forum konuları: 4.569
Forum mesajları: 16.496
Sayfa izlenimi: 861.568
Bugünkü sayfa izlenimi: 449
En son üyemiz: deli1453
Sayfa oluşum süresi:xx
Gösterim süresi: xx
İp adresiniz: 38.103.63.16
|
|
Halidiye.com | Genç Osmanlar Dünyasına Doğru
Genç Osmanlar Dünyasına Doğru
Genç Osmanlar Dünyasına Doğru
Yusuf KARAOSMANOĞLU
|
|
Osmanım der ki çekin kıratım
Piyade askeri sipere yatın
Durmayın evlatlar, Bağdad'ı tutun,
Bağdat'ta yalnız kaldı Genç Osman
Kalenin kapusun Genç Osman açtı
Görenlerin tedbiri şaştı,
Kelle koltuğunda üç gün savaştı.
Şehitlere serdar oldu Genç Osman
Bağdad’ın içinde durulmaz yastan
Her ana doğurmaz böyle bir arslan
Sağından vuruldun, soluna yaslan
Yiğitlere serdar oldu Genç Osman.
|
İnsanlığın inkar edilemeyen vasıflarından biri, fazileti ve onu
destanlaştıran kahramanlıklardır. Her ne şekilde olursa olsun
milletlerin kahramanlıklarıyla övünmesi ve bu gurur tablosunu bir şeref
levhası haline getirmesi kadar tabii bir şey yoktur. Bu vasfı,duyguyu
kaybeden ve kaybettirmeye çalışan milletlerin kendine yön vermesi
mümkün değildir!..
İşte bizim tarihimizde de, şarkın ve garbın insanını hayran bırakan,
dilden dile, gönülden gönüle dolaşarak her yörenin ruhuna girip
destanlaşan, 7’den 70e insanımızın dilinden düşmeyen kahramanlar dizisi
mevcuttur.
Dillere destan olan bahadırlığının yanında Bağdat surlarına Türk
sancağını dikip şehid olan ve sinelerde ölümsüz bir kahraman olarak
kalan “Genç Osman” da bunlardan sadece biridir. Halk edebiyatımıza da
ml olup renk katan “Genç Osman” IV. Murad zamanında katıldığı Bağdad
seferiyle tarihimizin kahramanlar sayfasından birini daha açıyordu.
Şah Abbas tarafından zabtedilen Bağdad, kendine has güzelliğiyle
Osmanoğullarına hüzünlü bir tebessüm gamzediyordu. Bunun üzerine IV.
Murad, burayı tekrar fethetmek için sefere karar vermiş, ordular
toplanıp hazırlanmaya başlamıştı. Fakat IV. Murad, yayınladığı ferman
ile, henüz bıyığına tarak batmayacak kadar genç olanların askere
alınmasını yasaklamıştı. Nitekim bugün de Anadolu’nun bazı yerlerinde
bir gencin bir cemiyete girebilmesi için bıyığında tarak durması
şartına riayet olunur.
Nihayet ordular toplanıp sefere hazır hale gelince, büyük bir sevinç ve
coşku içinde Türk ordusu yola koyulmuştu. Bu seferden zaferle dönmek en
büyük arzularıydı.
Bağdad’ a varıncaya kadar aşılması güç olan sarp kayalar vardı.
Bunları, yara almadan aşıp, heyecanlarına heyecan katarak tepelerden
Bağdad’ ın bağrına inmeliydiler... İşte ilk engel... Takvimler 15
Haziran 1630’u gösterirken Vezir-i Azam Hüsrev Paşa, IV. Murad’ dan
aldığı fermanla, Mihriman kalesini dört taraftan çevirmişti. Cenk,
öğleye doğru amansız bir mücadeleye sahne olmaya başladı. Karşı tarafın
ordusu sayıca çok üstündü. Ama kanında Malazgirt kahramanının kanını
taşıyan Yavuz’un torunları böyle dengesiz durumları çok görmüşlerdi ve
kaybeden daima karşı taraf olmuştu. Gerçekten de Şah’ın orduları pek
dayanacağa benzemiyordu. Büyük ve kahraman bir asker olan Hüsrev Paşa
en ön saflarda savaşıyor, askerine güç ve kuvvet veriyordu. Atının
üstünde arslan gibi kükrüyor, kasırga gibi kılıç sallıyordu. Hüsrev
Paşa bu coşkunluk içinde etrafının Şah’ın askerleri tarafından
sarıldığının farkında bile değildi. Düşman subaylarından biri Hüsrev
Paşa’yı yok etmeyi aklına koyup bir gurup askerle hücuma geçmişti. 0
sırada cenk meydanının korkunç uğultusu altında ince bir ses
yükselmişti:
— Savulun kafirler! Yüce serdarımızı çevirip tuzak kurarsınız ha! Savulun!
Oynak beyaz bir atın üzerinde ince yapılı yağız bir Türk delikanlısı
düşman saflarının arasına şimşek gibi daldı. Etrafındaki düşman
kelleleri her kılıç sallayışta yere yuvarlanıyordu. Çarpışa çarpışa
Hüsrev Paşa’nın yanına vardı. Şahlanan atını, arkasından vurmaya
çalışan düşmanın üzerine sürdü. Bıyıkları henüz çıkmamış, yüzü ise
çocuksuluktan kurtulamamıştı. Vücudu ise belli ki vaktinden evvel
gelişmişti. Bileği ince, fakat çelik gibi kuvvetliydi. Savaş ikindiye
doğru bittiğinde Mihriman kalesi Türklere teslim olmuştu. Büyük bir
engeli aşıp, moralleri iyice yerine gelen Hüsrev Paşa kuvvetleri aynı
akşam Hemedan’ a girdi. Burada cesur ve ölüme gülerek giden bu
askerlere dinlenme verildi. Hüsrev Paşa yaralılarla bizzat meşgul
oluyor, onların hal ve hatırlarını soruyordu. Şehidleri şad, gazileri
tebrik ettikten sonra otağına çekilerek, dinlenmeyi bile düşünmeden
paşalarını ve beylerini çağırttı. Bugünkü cenkten çok memnun idi ama
gelenler onun yüzünün çok asık olduğunu görünce bir anlam verememişler
ve ürkmüşlerdi. Esasında Hüsrev Paşa azimli ve cesur bir kumandan idi.
Fakat, hiddetlendiği zaman şiddetinin önüne geçilmezdi. Ne
söyleyeceğini merakla bekliyorlardı. Sert bir dille konuşmaya başladı:
“- Bağdad seferimize çoluk çocuktan ziyade serhad boylarında kan
ve ateş içinde yetişmiş tecrübeli asker istedim. Sakal ve bıyığına
tarak tutmayan gençler orduya dahil olmasınlar diye ferman verildi.
Bugün kır atının üzerinde, sakalı bıyığı taraklanacak kadar büyümemiş
bir çocuk savaştı. Anlarım ki emrime karşı gelinmiş. Orduya çocuklarda
alınmıştır.”
Bunun üzerine Zor Murtaza Paşa söz isteyerek; emirlerine karşı
gelinmediğini, orduda çoluk çocuğun bulunmadığını, kır atı üzerinde
yiğitçe savaşan şahbaz delikanlının Genç Osman olduğunu belirterek:
“- Genç Osman’ın yaşı küçüktür ama cesareti, savaş bilgisi ünlü
serdarlara denktir. Yanınızda savaşırken bunu ispat etti sanırım Paşam”
diye konuştu.
Hüsrev Paşa bir an cenk meydanındaki hadiseyi düşündü. Küçük diye
kızdığı yiğit hayatını kurtarmıştı. Onun savaşını, düşman askerlerine
nasıl erkekçe saldırdığını düşündükçe yüzündeki sertlik kayboldu,
yumuşadı ve,
“—Ne olursa olsun, yaşı küçük olduğu için Genç Osman’ı geri göreve alın.’’
diyerek emir verdi. Türk ordusu azim ve şevkle gözüne diktiği hedefe
doğru ilerlerken, bu hedefe ulaşmada önüne çıkacak hiç bir engel
tanımıyor ve tanımak da istemiyordu. Bu saflara niçin katıldıklarını,
milletinin kendilerinden neler beklediğini, yurttan, yuvadan hangi
şartlarda ayrıldıklarını çok iyi biliyorlardı.. Asıl hedefe varmadan,
önlerine çıkacak, küçük engellere takılarak orada düşüp kalmak
istemiyorlardı. Yoksa kendine bel bağlayan gerideki insanlara nasıl
bakacak, hangi yüzle geri döneceklerdi... Bu düşüncelerle yoğruldukları
hengamede, tarihlerin 14 Temmuz 1630’u gösterdiği gün Çamhal’ da düşman
ordusunu hezimete uğratmışlardı. Hüsrev Paşa o gün Genç Osman’ı tekrar
görmüştü. Bu yiğit çocuk cengin en kızgın anında ileri atılmış,
yiğitleri coşturmuştu. Hüsrev Paşa şaşırmış, emri dinlenmediği için de
kızmıştı. Zafer akşamı yine beylerini-paşalarını toplayarak emrinin
dinlenmeyip karşı gelindiğini ve Genç Osman’ın en ön saflarda
savaştığını söyleyerek Onun huzuruna getirilmesini emretti. Fakat Zor
Murtaza Paşa yerinden doğruldu, kartal bakışlarını Hüsrev Paşa’nın
gözlerine dikerek
— Emriniz üzerine geri gönderdik. Beni savaştan alıkoyarsanız tek
başıma düşman ordusuna saldırırım diyerek direndi. Gördüğünüz gibi
Çamhal’da l’e 20 savaştı. Yaşı ufaktır diye hiddet buyurmanız bizi
güçlü bir yiğitten ayırır Paşam. Genç Osman benim erlerim arasındadır.
Gidip huzurunuza getireyim.
Biraz sonra Anadolu Beylerbeyi Zor Murtaza Paşa, yanında 14-15
yaşlarındaki Genç Osman ile birlikte içeriye girdi. Beraberce Vezir-i
Azama yaklaştılar. Genç Osman yere diz vurup ulu serdarı selamladı ve
sonra karşısında dimdik durdu. Hüsrev Paşa onu gerçekten çok genç
görmüştü. Henüz sakalı-bıyığı terlememişti. Genç Osman’a “sakalına
tarak batmayanların orduya alınmamasını emretmiştim. Emrime karşı
gelirmişsin. Bunun idam olduğunu bilmez misin” diyerek tepeden tırnağa,
içinde sakladığı tebessümle süzdü..
Genç Osman başını kaldırdı. İçinde şimşek gibi çakan bakışlarını Paşanın yüzünde dolaştırdı ve:
— Serhad
boylarında at oynatmanın yaşı olmadığını bilirim paşam. Yiğitlik sakal
ve bıyığa tarak batmakla ölçülüyorsa benim de bıyığıma tarak batar,
diyerek ellerini göğsüne soktu ve sert dişli bir tarağı çıkararak
birden üst dudağına sapladı. Tarak yumuşak ete dişlerinin köküne kadar
gömülmüştü. Dudaklarının yanından sızan ince bir kan göğsüne damlamaya
başladı. Olduğu yerde kımıldamadan duruyor, Hüsrev Paşa’ya gülümseyerek
bakıyordu. Herkesin gözü dolmuştu. Sertliği kadar mertliği ile de
tanınan Hüsrev Paşa yerinden kalkarak Genç Osman’ın yanına geldi.
Şefkatle sırtını okşadı ve:
“—İşte benim aradığım asker sensin Genç Osman. Git yaranı tımar et. Yarın şafakla beraber yola çıkacağız” diyerek Onu Murtaza Paşa’nın alemdarı yaptı.
Şafakla beraber ordu büyük bir zafer coşkunluğu içinde şaha kalkıp
heybet içinde ilerlerken, aynı derecede Rablerine karşı hürmet ve
ta’zimin en derin nağmesini sessizce ruhlarında terennüm ediyorlardı.
Nihayet Türk ordusu 5 Ekim sabahı Bağdad kapılarına dayandı. Çok iyi
tahkim edilmiş kale ancak kuşatma tekniği ile düşürülebilirdi. Kuşatma
günlerce bütün şiddetiyle devam etti. Topçu atışlarıyla açılan gedikler
şehitlerle doluyordu. Bağdad yaralı bir arslan gibi direniyordu. 9
Kasım günü Hüsrev Paşa büyük hücuma geçileceğini emrediyor, Bağdad
burçlarına sancağı dikecek olan serdarlara da üstün rütbeler vad
ediyordu. Ama asker şunu çok iyi biliyordu ki bu üstün rütbeler, yarın
zafer kazanılıp Bağdad fethedilince kazanacakları Allah katındaki
rütbelerin yanında çok anlamsız kalırdı. Yiğit askerler, yarın
alacakları gazilik ve şehidlik rütbelerine gözlerini dikmişlerdi. 9
Kasım sabahı, sabah namazından sonra büyük hücum başladı. Bağdad
kalesinin en güçlü surları üzerinde Zor Murtaza Paşa çarpışıyor,
korkunç ve kanlı çarpışmalar bu cephede oluyordu. Genç Osman’ın da
dahil olduğu kuvvetler kısa zamanda surlara vardılar. Bu surlardaki
yiğitler, topların açtığı gediklerden yukarı tırmanmaya başladılar.
Paşa ile Genç Osman’ın yanında çarpışan baş sancaktar elindeki sancakla
ileriye fırlamış bir hamlede burca tırmanmıştı. Sancağı tam dikeceği
sırada vurulmuştu. Sancaktar yavaş yavaş çöküyordu. Uğruna binlerce
şehit veren sancağı, büyük gayret sarfetmesine rağmen düşmek üzereydi.
Düşmemeliydi o sancak. Genç Osman’ın başı dönmüştü. Birden atını
hendeğe sürdü ve uçarcasına kale bendini atladı, burçları tırmandı ve
şehadet şerbetini içip özlediği mertebeye çıkan sancaktarın elinden
sancağı kaptığı gibi en yüksek burca tırmanmaya başladı.
Oklar yağmur gibi üzerine yağıyordu, Genç Osman’ın bunlarla uğraşacak
vakti yoktu. Hiç aldırmadan tırmanıyordu. Nihayet en yüksek burca
ulaşınca sancağı dikti. Bağdad surlarının tepesinde dalgalanan sancağı
bütün askerler görmüştü. İçlerinde yepyeni bir iman ve güçle yeniden
hücuma başladılar. Fakat vücudu ile sancağa siper olan Genç Osman
vurulmuştu. Vücudunun her yerine oklar saplanmıştı. Başında, göğsünde,
sırtında kurşun yaralan açılmıştı. Fakat bütün benliğiyle yıkılmamak
için savaşıyordu. İnsanüstü bir güçle ayakta duruyor, burçların
tepesinde sancağın yanında dimdik bir abide gibi orduyu selamlıyordu.
Murtaza Paşa Osman’ ın vurulduğunu görünce çılgına döndü. Vuruşa vuruşa
bir hamlede kale bendine vardı ve O’nun yanına tırmandı. Sancağı
elinden aldığında Genç Osman yere çöktü ve sancağı düşürmemenin hazzı
ile tebessüm içinde şehadet şerbetini içti. Biraz sonra Anadolu
Beylerbeyi Zor Murtaza Paşa da kalbinden vurularak Genç Osman’ın yanına
yıkıldı. Bağdad burçları fethedilmişti. Sancak, uğruna şehit düşenlerin
başına dikilmişti. Başına nöbetçiler dikildi. Bağdad Burçlarına sancağı
diken Genç Osman asırlarca kalplerde yaşadı ve tarihe altın bir tablo
bırakırken neyin, nerede, nasıl feda edileceğini tüm insanlığa
göstermişti.
Kahramanlığa ve fazilete hasret insanımızın maddi cidarların etrafını
çepeçevre sardığı hengâmede, nesline; ruh yüceliğini, kahramanlık
duygusunu ve gerektiğinde inancı ve sancağı uğruna Genç Osman gibi
şehid olma arzu ve iştiyakını uyandırma temennisiyle...
|
|
Tarih: 18.02.2008 Hit: 22
|
|
Günün Hadis-i
Şerifi |
|
Ölümden önce hayatının, hastalıktan önce
sağlığının, meşguliyetinden önce boş vakitlerinin, ihtiyarlığından
önce gençliğinin, yoksulluğundan önce zenginliğinin kıymetini bil.
|
|
Günün Duası |
Ey Rabbim! Girişeceğim her işe
doğruluk ve içtenlik üzere girmemi, bırakacağım her işten de doğruluk
ve içtenlik göstererek çıkmamı sağla ve bana katından destekleyici bir
güç bahşet!
Âmîn... Âmîn... Âmîn... |
|