TASAVVUFUN TÂRİFİ VE KAYNAĞI
Tasavvuf kelimesinin hangi kökten geldiği konusunda olduğu gibi, tasavvufun târifi konusunda da belli bir görüş birliği sağlanamamıştır. Tasavvuf, nazarî ve aklî bir ilim olmadığı, aksine tecrübî bir ilim olduğu için târifleri de pek çoktur. Çünkü her mutasavvıf tasavvufu yaşadığı mânevî tecrübelere ve bulunduğu makamlara göre tanımlamaktadır. Bu târiflerin sayısını bine kadar çıkaranlar, hattâ "mutasavvıfların sayısıncadır" diyenler vardır. İngiliz Müsteşrik Nickolson, Kuşeyrî Risâlesi ile Attâr'ın Tezkiretü'l-evliyâ'sı ve Câmî'nin Nefehâtü'l-üns'ünde geçen yetmiş sekiz târifi kronolojik sırayla bir araya getirmiştir. Tasavvufu ayrı ifâde ve lâfızlarla ele alan bu târifleri on grupta toplamak mümkündür. Biz bu bölümde târifleri on maddede gruplandırdıktan sonra bunların Kur'ân ve sünnetten mesnetlerini göstermeye çalışacağız. Önce tasavvuf târiflerini sıralayalım:
1.Tasavvuf zühddür,
2. Tasavvuf güzel ahlâktır,
3. Tasavvuf tasfiye; Yâni kalb temizliğidir,
4. Tasavvuf tezkiye; Yâni nefs ile mücâhededir,
5. Tasavvuf istikâmet; yâni kitap ve sünnete sarılmaktır,
6. Tasavvuf Allâh'a tam teslîmiyet ve rabbânîliktir,
7. Tasavvuf Hakk'a vuslattır (ihsân),
8. Tasavvuf İslâm'ın rûh hayâtıdır,
9. Tasavvuf bir bâtın ilmidir,
10. Tasavvuf havassa âit ledün ilmidir.
Tasavvuf ve sûfî kelimeleri, her ne kadar kitap ve sünnette lafız olarak geçmese de mutasavvıfların tasavvufu târif ederken kullandıkları ifâdeler ile tasavvuf kavramlarının ekserîsi, Kur'ân ve sünnet kaynaklıdır. Bu yüzden tasavvuf târiflerinin Kur'ân ve sünnetten mesnedinin gösterilmesi, tasavvufun kaynağını da ortaya koyacaktır.
l. Tasavvuf Zühddür:
Zühd dünyâya karşı tavır koymaktır. Mâsivâdan yüz çevirip Allâh'a yönelmektir. Tasavvufun Allâh sevgisine engel olan dünyâ alâkasını kalbden çıkarıp, gönlü Allâh'a yöneltme özelliğine dikkat çeken bâzı mutasavvıflar, onu zühd olarak görmüşlerdir. Tasavvufî telâkkînin zühd olarak ortaya çıkışı nazar-ı îtibâra alındığında bu görüşün yanlış olmadığı anlaşılır. Kronolojik esasa göre ilk tasavvuf târifi yapan Ma'ruf Kerhî'nin (0.200/815) tanımı da zühd anlayışına uygundur: "Tasavvuf hakîkatleri almak, insanların elindekinden ümid kesmektir."
Zühd, tasavvufun gerçekleştirmeyi amaçladığı rûhî olgunluğa götüren bir vâsıtadır, bizzat gâye değildir. Bu yüzden tasavvufu sadece zühd diye târif, eksik olur. Kur'ân'da zühd kelimesi bir yerde ve ism-i fâil vezninde geçmektedir.
Bu bölümle ilgili detaylı bilgi için bknz. 1)Ethem Cebecioğlu, "Prof. Nicholson'ın Kronolojik Esaslı Tasavvuf Târifleri" A. Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, XXIX Ankara, 1987, s. 387-406. 2)Yûsuf, 12/20 3)el-Müzzemmil, 73/8 4)Âl-i İmrân, 3/185 5)Lokmân, 31/33 6)en-Nisâ, 4/77 7)en-Nâziât, 79/38 8)el-Bakara, 2/86 9)el-Kehf, 18/46 10)İbn Mâce, Zühd l 11)Buhâri, Cihâd 70; Rikak 10; İbn Mâce, Zühd 8 12)Buhârî, Rikak 3; Tirmizî, Zühd 25 13)Müslim, Zühd l 14)Müslim, Zühd 1; Tirmizî, Zühd 16 15)Buhar!, İsükrâz 3 16)İbn Mâce, Zühd, 409 17)Müslim, Zühd, 36 18)İbnSa'd, Tabakât, 1,408 19)Tirmizî, Şemail, s. 261
2. Tasavvuf Güzel Ahlâktır:
İslâm'ın ahlâk nizamıyla ilgilenmesi, kötü huyları söküp atarak onun yerine güzel huyları yerleştirmeyi amaçlaması sebebiyle bâzıları tasavvufu bu şekilde tanımlamışlardır. İşte bunlardan bir kaçı:
Ebû Muhammed Cerîrî (ö. 311/923): "Tasavvuf, her güzel huyu benimsemek ve her kötü huydan sıyrılmaktır."
"Ebû Bekir Kettânî (ö. 322/933): "Tasavvuf ahlâktır. Ahlâkî açıdan senden üstün olan safâ ve mânevî temizlik açısından da üstündür."
Ebû Muhammed Murtaiş (ö. 328/939): "Tasavvuf güzel ahlâktır."
Tasavvufun konusu "tahalluk ve tahakkuk"tur. Tahalluk, İslâm ahlâkını öğrenmek demek olduğuna göre, tasavvuf ile ahlâk içiçedir. Tasavvuf ıstılahları incelendiğinde özellikle "makâmât" olarak ifâde edilen kavramların sabır, şükür, rızâ gibi ahlâkî umdeleri ihtiva ettiği görülür. Ahlâkın İslâm'ın gerçekleştirmeyi amaçladığı en üstün değerlerden olduğu bilinmektedir.
Bu bölümle ilgili isnad noktaları için bknz. 1)el-Kalem, 68/4 2)Muvatta', Hüsnü'1-hulk, 8 3)Müslim, Birr 87
3. Tasavvuf Tasfiyedir, Kalp Temizliğidir:
Bâzı mutasavvıflar, safvet-i kalbe verdiği önemi nazar-ı îtibâra alarak tasavvufu bu şekilde tanımlamışlardır. Bu tanımlardan bir kaçı şöyledir:
Bişr Hâfî (ö. 227/841): "Sûfî, kalbini Allâh için tasfiye edip tertemiz yapan kimsedir."
Ebû Saîd Harrâz (ö.277/890) "Sûfî, Allâh'ın, onun kalbini tasfiye edip nurla doldurduğu kimsedir. Böyle kalbine nur giren kimse zikr-i ilâhîden lezzet duyar."
Cüneyd Bağdadî (ö.297/909): "Tasavvuf Allâh'ın safâyı sana has kılmasıdır. Allâh'tan gayri her şeyden (mâsivâ) gönlü arındırılan kimse gerçek sûfîdir."
Tasavvuf târifleri içinde tasfiyeyi öne çıkaranlar, sayı bakımından diğerlerine nazaran daha çoktur. Kur'ân'da kalbin safvet (kalb-i selîm) ve kasvet şeklinde birbirine zıt iki vasfından bahsedilmekte, bunlardan biri övülürken, diğeri yerilmektedir. Övülen kalb, safvet özelliğine sâhip, içinde Allâh'tan başkasına yer olmayan "selîm kalb" tir.
Kalb tasfiyesi, nâfile ibâdet ve zikirle yapılan takvâ hazırlığıdır. Kalb tasfiye edilince, dâimâ iyiliğe meyleder bir duruma gelir ki, bundan sonra güzel huy ve ameller hiçbir zorlanmaya mahal kalmadan "refleks" hâlinde insanda yer eder. Ahlâkın esası da bu hâle ermektir. Böylece rûh sâfiyeti de tam bir tehzib sağlanmış olur. Zikrin kalb tasfiyesi ve mânevî kemâl konusundaki etkisi sebebiyle Muâz b. Cebel'in "En fazîletli amel hangisidir?" sorusuna Allâh Rasûlü: "Dilin, zikr-i ilâhî ile ıslak olduğu hâlde Allâh'a kavuşmandır." (Tirmizî, Deâvât 4) cevâbını vermiştir.
Bu bölümle ilgili isnad noktaları için bknz. 1)eş-Şuarâ, 26/88-89 2)ez-Zümer, 39/22 3)el-Bakara, 2/74 4)Müslim, Birr 32 5)Buhârî, Îmân 39; Müslim; Müsâkat 107 6)Müslim, Birr 32 7)er-Ra'd, 13/28; ayrıca bk. en-Nahl, 16/106 8)Tirmizî, Deâvât 4
4. Tasavvuf Tezkiyedir; Nefs İle Mücâhededir:
Bir takım sûfîler, tasavvufun nefsi eğitmek için kullandığı usulleri dikkate alarak bu ilmi böyle tanımlamışlardır.
Cüneyd Bağdadî: "Tasavvuf sulhu olmayan bir cenktir." derken tasavvufun durmadan, dinlenmeden nefs cihadını gerçekleştirmeyi amaçladığını belirtmektedir.
Tasavvuf tezkiyedir, fakat her tezkiye tasavvuf değildir. Bu yüzden tasavvufun emrettiği tezkiye, şeriatın hükümlerine uygun olan tezkiyedir. O da ittibâ ve imtisal ile olur. Yâni Allâh Rasûlüne uymak ve O'nu örnek almakla gerçekleşir. İttibâ bir sevgi ve muhabbet işidir.
Nefs tezkiyesi denilen şey, nefsin riyâzat ve mücâhede yoluyla kötü sıfatlarının ortadan kaldırılmasıdır. "Senin en büyük düşmanın iki yanın arasındaki nefsindir." (Keşfü'1-hafâ, I,143 (412) hadîsi gereği nefs düşmanından kurtulmaktır.
Bu bölümle ilgili isnad noktaları için bknz. 1)el-Cum'a,62/2 2)eş-Şems, 91/7-10 3)Ali İmrân, 3/31
5. Tasavvuf, İstikâmet; Kitap Ve Sünnete Sarılmaktır:
Şeriat ölçüleri dışına çıkan bir tasavvufî anlayışı İslâmî saymak mümkün değildir. Tasavvuf şeriata sımsıkı sarılmayı ve edep sınırını gözetmeyi öngörmektedir. Bu yüzden bazıları tasavvufu bu anlamda tanımlamaktadır. Nitekim Cüneyd Bağdâdî: "Tasavvufu toplu hâlde zikir, (Kur'ân'ı) dinleyip vecde gelmek ve (Kitap ve sünnete) ittibâ ederek ameldir." diye tanımlar.
Seriy Sakatî (ö.257/870): "Tasavvuf üç mânâyı kapsayan bir kelimedir. Mârifetin nûru, verâın nûrunu söndüremez. Tasavvuf, Kitap ve Sünnet'in zâhirine ters bir bâtın ilminden bahsetmez. Kerâmetleri sûfîyi Allâh'ın yasak bölgesine girmeye (haramlarını helal sayıp onlara dalmaya) sevk etmez." der.
Cüneyd bir başka târifinde: "Tasavvuf bir evdir, kapısı şeriattır." der. Ebû Hafs Haddâd (ö.265/878): "Tasavvuf edepten ibârettir . Her makamın, her hâlin ve her vaktin bir edebi vardır. Ancak buralardaki âdâba riâyet eden kimse ricâl sınıfına girer."
Tasavvuf, Kur'ân'daki "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol" (Hûd,ll/112) âyetinde emredildiği şekilde, istikâmet üzere olmaktır. İstikâmet üzere olmanın zorluğuna işâret olmak üzere Efendimiz (s.a.s.): "Hûd sûresi beni ihtiyarlattı." (Tirmizî, Tefsir sûre 56) buyurmuşlardır. Bu sûrenin özelliği istikâmet emreden âyetin burada olmasıdır.
Kitap ve sünnetin emrettiği istikâmetin gerçekleşmesini sağlayan en mühim faktör, edeptir. Çünkü Peygamberimiz, kendi edep ve istikâmetinin Rahmânî ve mevhibe-i ilâhî olduğunu ifâde buyurmaktadır. "Beni Rabbım te'dib etti de benim edebim ne güzel oldu.’’ (Keşfü'l-hafâ, 1,70(174) Mutasavvıfların, "sâhibini, utanılacak şeylerden muhafaza eden sağlam bir his ve irâde" olarak târif ettikleri edep, onların şerîat sınırlarını korumada önem verdikleri hususlardan biridir ve istikâmeti korumaya yarar.
6. Tasavvuf Allâh'a Tam Teslîmiyet Ve Rabbâniliktir:
Bâzı mutasavvıflar teslîmiyet ve ibâdet konusundaki titizliğine bakarak tasavvuf için târifler yapmışlardır. Bunlara şöyle birkaç örnek verilebilir:
Ebû Muhammed Ruveym (ö.303/915): "Tasavvuf, Allâh ile birlikte nefsi murâd-ı ilâhîye bırakmaktır."
Ebu'l-Hüseyn Müzeyyin (ö.328/939): "Tasavvuf Hakk'a boyun eğmektir."
Ebû Alî Rûzbârî (ö.322/933): "Tasavvuf, kişinin kovulsa bile Sevgili'nin kapısında diz çöküp beklemesidir."
İbn Hafif (ö.331/942): "Tasavvuf, takdîr-i ilâhîye sabır, Allâh'tan gelene rızâ ile çöller ve yollar aşmaktır."
Ebû Sehl Su'lûkî: "Tasavvuf itirâzı terketmektir."
İslâm Hıristiyanların uydurdukları gibi dünyâdan büsbütün kopuk, evlenmeyi bile yasaklayan, dünyâ nîmetlerinden istifâdeyi nehyeden, halkın arasına karışmaya asla izin vermeyen rûhbanlığı yasaklamış, onun yerine yukarıdaki âyet-i kerîme ile "Rabbânîliği", Allâh adamı olmayı öğütlemiştir.
Bu bölümle ilgili isnad noktaları için bknz. 1)Buhârî, Bed'ül-vahy 6 2)el-İsrâ, 17/23 3)el-Casiye.45/23 4)Âl-i İmrân, 3/79 5)el-Câsiye, 45/23 6)Âl-i İmrân, 3/79
7. Tasavvuf Hakk'a Vuslattır (İhsân):
Tasavvufun nihâî gâyesinin Hakk'a vuslat ve rızây-ı ilâhîye nâiliyyet oluşundan hareketle, Bâzıları tasavvufu buna benzer ifâdelerle tanımlamışlardır:
Zünnûn Mısrî (ö. 245/859): "Ehl-i tasavvuf, Allâh'ı her şeye tercîh eden ve Allâh'ın da kendilerini herşeye tercîh edip yücelttiği kimselerdir."
Ebu'l-Huseyn Nûrî (ö.295/907): "Tasavvuf, Hakk'ın nasîbi için nefsin nasibini külliyyen terketmektir."
Ebû Amr Dımaşkî (ö.320/932): "Tasavvuf, yaratıkları noksan görmek, her noksandan münezzeh olan Hakk'ı görmekle noksan olan herşeye gözü yummaktır."
Ebû Bekir Şiblî (ö. 334/945): "İki dünyâda Allâh ile berâber O'ndan başka birşey görmemektir."
Bu târiflerde anlatılan basîret nazarıyla, tahakkuk ve müşâhede yoluyla Hakk'a vuslat, tasavvufun varmak istediği son hedeftir. O'na varmak ve O'nunla olmaktır.
Aslında her şeyin fâili Allâh olduğu hâlde, insan dünyâ ve mâsivâ perdesi ile örtülü olduğundan, bu gerçeği göremiyor ve fiilleri geçici sûretlere hamlediyor. Fakat ayet ve hadîslerde (İsnad Noktalarına Bakınız) anlatıldığı gibi ibâdetlerle vuslata erenler bu sırrı hemen kavramaktadır. Tasavvufun ulaştırmak istediği tevhîd anlayışı budur. İbâdet sonucu meydana gelen aşk ve sevgi ile kulun Allâh'a varması, maddî ve zatî birleşme (hulul ve ittihâd) değil, mânevî bir vusuldür. Bunun başlangıcı kesbî, sonucu ise vehbîdir.
Bu bölümle ilgili isnad noktaları için bknz. 1)et-Tevbe, 9/100 2)Buhârî, Rikak 37 3)el-Vâkı'a, 56/85 4)el-Bakara, 2/115 5)el-Enfâl, 8/17
8. Tasavvuf İslâm Rûh Hayâtıdır:
İbâdet, riyâzat ve mücâhede sonucu rûhta meydana gelen kemâl ve inkişâf, mârifet-i ilâhiyye ve varlık konusunda bir takım ledünnî ve keşfi bilgilerin ortaya çıkmasını, aşk, cezbe, şevk ve zevk gibi rûhî duyguların yaşanmasını sağlar. Bu yüzden bâzı mutasavvıflar tasavvufun bu yönüne dikkat çekerek bu tür tanımlar yapmışlardır.
Cüneyd Bağdâdî'nin iki sözü sûfîlerin rûh hâlini ve mârifet-i ilâhiyye anlayışını ifâde etmektedir:
a) "Tasavvuf, Hakk'ın seni senlikten öldürüp kendisiyle diriltmesidir."
b) "Tasavvuf, sûfînin içinde bulunduğu bir sıfattır. Bu sıfat, hakîkati îtibârıyla Hakk'ın, sûret ve zâhiri îtibârıyla halkındır."
Farz ibâdetlerin dışında nâfile namaz ve oruç gibi zikir, dua ve istiğfarla çokça meşgul olduğu ve bu konuda ümmetine tavsiyelerde bulunduğu hadîs ve şemâil kitaplarında nakledilmektedir. Dualarında, diğer ibâdetlerinde olduğu gibi, tam bir vecd ve coşku içinde Rabbına iltica ettiği: "Sana teslim oldum, sana îmân ettim, sana güvendim, sana sığınıyorum." gibi lâfızlarla O'na olan teslîmiyetini ifâde buyurduğu bilinmektedir.
Peygamberliğinin başlangıcında Hira mağarasında halvet hayâtı yaşadığı gibi, Medîne'de Ramazan aylarının son on gününde îtikâfa girer ve bu inzivâ sırasında rûhu yükselir, Cebrail ile Kur'ân'ı mukâbele ederdi.
Âyet ve hadîslerde anlatılan, (İsnad Noktalarına Bakınız) Peygamberimiz ve ashâbının yaşadığı rûhânî hayât, tasavvufî hayâtın temelini oluşturmuştur. Bu hayât, yaşanarak ve in'ikâs yoluyla, kalbden kalbe hâl yoluyla intikâl şeklinde gelmektedir. Zâhirî, ta'limî, aklî-mantıkî bir hayât değil, bâtınî, kalbî, keşfî ve rûhânî bir hayâttır. Tecrübe ve yaşama yoluyla intikâl ettiği için buna "İlm-i verâset" de denilir.
Bu bölümle ilgili isnad noktaları için bknz. 1)el-Müzzemmil, 73/20 2)Müslim, Siyam 232; Ebû Dâvûd, Savm 55 3)Buhârî, Teheccüd 6 4)Buhârî, Fazâilu's-sahâbe 3 5)Tirmizî, Menâkıb 16 6)İbn Hanbel, VI, 48 7)Buhârî, Îmân 13; İ'tisam 27 8)Buhârî, Teyemmüm 1; Dârimî, Siyer 28 9)İbn Mâce, Et'ıme 30 10)Tirmizî, Kıyâme 42; İbn Mâce, İkâme 174 11)İbn Mâce, Zühd 28; Müslim, Tevbe 12, 13 12)Buhârî, Cihad 37; İbn Hanbel, IV, 278 13)Ebû Dâvûd, Edep 49; Tirmizî, Birr 18 14)el-Hucürât, 49/7 15)el-Enfâl, 8/33
9. Tasavvuf Bir Bâtın İlmidir:
Tasavvuf, sûretten çok sîrete, kalıptan ziyâde kalbe, zâhirden çok bâtına önem veren bir ilimdir. Bu yüzden Bâzıları tasavvufu bu kalıplar içinde tanımlamak istemişlerdir.
Cüneyd Bağdâdî: "Zâhirine özen gösteren bir sûfî görürsen bilesin ki onun bâtını haraptır."
Zünnûn Mısrî: "Sûfî konuştuğunda hâline uygun söz söyleyen kimsedir. O kendinde bulunmayan bir şeyden bahsetmez. Dilini tutup konuşmayacak olursa muâmelesi hâlinin tercümanı olur, hâliyle dünyâdan kat'-ı alâka ettiğini anlatır."
Ebû Muhammed Murtaiş (ö.328/939): "Sûfî, himmeti adımını geçmeyendir." Zâhiri ve bâtını dengeli, olduğundan fazla görünmeyendir. Tasavvuf bir bâtın ilmidir. İnsanın bir maddî ve bir de mânevî yapısının olması, dînî emirler ve hükümlerle, dînî ilimlerin bir zâhirî ve bir de bâtınî tarafının bulunması sonucunu doğurmuştur. İnsanın dış organlarından sadır olan fiillerle, iç dünyâsından ve bâtınından sâdır olan fiiller birbirinden farklıdır. Bu yüzden ibâdet ve muamelâtın organlara âit kısmını ve uygulamasını inceleyen ilme "Fıkıh" adı verilirken ibâdet ve muamelât sırasında kalbte meydana gelen ihlâs, riyâ, huşû gibi mânevî ve kalbî fiilleri inceleyen ilme de "ilm-i fıkh-ı bâtın" ve "ilmü'l-kulûb" denilmiştir. Bütün amel ve ibâdetlerin zâhirî organlara âit bir kısmı bulunduğu gibi, bâtın ve kalbe âit tarafı da bulunmaktadır ki, ibâdetleri ibâdet yapan, amelleri sâlih kılan bu noktadır. Meselâ namazı ele alacak olursak, namazın dış organlara âit kıyam, kıraat, rükû ve sücûd gibi bir takım zâhirî farzları bulunduğu gibi, huşû ve ihlâs gibi kalbe âit farzları da bulunmaktadır. Namazdan beklenen mânevî kemâl ve kurtuluş, ancak bununla gerçekleşir.
Mutasavvıflar, "Allâh size zâhir ve bâtın nîmetlerini bol bol verir." (Lokman, 31/20) âyetinde geçen zâhirî nîmetlerin dış organlara Allâh'ın ihsânı olan tâatlar olduğunu, bâtınî nîmetlerin de kalbteki duygular ve mânevî hâller olduğunu belirtmektedirler. (el-Luma', s.44)
Bu bölümle ilgili isnad noktaları için bknz. 1)el-Mü'minûn, 23/1-2 2)Tâhâ, 20/14 3)en-Nisâ, 4/142 4)el-Mâûn, 107/4-5 5)Tirmizî, Zühd 48 6)el-Bakara,2/183 7)el-İnsan, 76/9 8)et-Tevbe, 9/41 9)Keşfü'l-hafâ, 1,424 (1362) 10)Âli İmrân, 3/200 11)ez-Zümer, 39/23
10. Tasavvuf, Havâssa Âit Ledün İlmidir:
Cüneyd: "Sûfîler, aralarına başkalarının dâhil olamadığı bir hâne halkı gibidir. Allâh ile kâim olduklarından onları Allâh'tan başkası bilemez."
Ebû Süleyman Dârânî (ö.215/830): "Tasavvuf, Hak'tan başkasının bilmediği amellerin sûfî üzerinde cereyân etmesi ve devamlı olarak sâdece Allâh'ın bildiği bir hâl üzerine Hak ile berâber bulunmasıdır."
Tasavvuf, havâssa âit ledün ilmidir. Mutasavvıflar arasında yaygın olan görüşe göre Hz.Peygamber (s.a.s.)'in Allâh'tan aldığı üç nevi ilim vardır. Bunlardan biri, Hz. Peygamber'in ashâbının hepsine öğrettiği; emir ve nehiylerden oluşan şeriat ilmi, diğeri ashâbın Bâzılarına tâlim buyurduğu özel ilim (tarîkat, tasavvuf ya da havâss ilmi), bir diğeri de Allâh ile kendisi arasında bir şifre mesâbesinde olan ve mânâsı sâdece kendisine mâlum, muhatabı bizzat kendileri olan ilimdir. Kur'ân'daki hurûf-i mukâtaa ve müteşâbih âyetler bu türdendir.
Allâh Rasûlü'nden ilm-i havâss adıyla öğrenilen ve daha sonraki nesillere yazılı ve sözlü olarak değil de, mânevî verâset, rûhî tecrübe ve hâl yoluyla intikâl eden; ibâdet ve muhabbet sonucu elde edilen, ilm-i ledün adıyla anılan bir bilgi türü vardır. Bu bilgi yolu tasavvufun konusuna girmektedir.
Bütün İslâmî ilimlerin ana kaynağı Kur'ân ve sünnettir. Bu kaynakların yorumu konusunda fıkıh ve kelâm gibi ilimler, akıl aracılığı ile istidlal ve burhan yolunu kullanırken tasavvuf; keşf ve ilham; yâni ledün yolunu kullanmaktadır. Ancak ilm-i ledün sırrına ermek; ibâdet, riyâzat ve mücâhede ile belli bir mânevî olgunluğa ermeyi gerektirmektedir. Kur'ân-ı Kerîm âyetleriyle hadîslerde bu konuya delil olabilecek ifâdeler vardır. Nitekim Kehf sûresinde (18/65-82) Musa ile Hızır'ın arkadaşlığı sırasında Musa'nın olayların dış yüzüne bakarak hükmettiği, Hızır'ın ise ilm-i ledün sayesinde mes'elenin içyüzüne vâkıf olduğu görülmektedir.
Keşf ve ilham, mutasavvıflar için hakîkata ulaşmada bir yol ve bir araç olmakla birlikte, hiçbir zaman gâye ve amaç değildir. Çünkü keşf ve ilham sâdece sâhibini bağlar. Sûfînin keşfi, müctehidin içtihadı gibidir. Hatâ ve sevap ihtimali her zaman vardır.
Son devir Ezher şeyhlerinden ve tasavvuf üstadlarından Dr. Abdülhâlim Mahmud (ö. 1978), bu târifler içinde en çok Ebû Bekir el-Kettânî'nin şu târifini beğenmekte ve "efradını câmi ağyarını mâni" olarak görmektedir: "Tasavvuf, safâ ve müşâhededir. Çünkü safâ, kalb tasfiyesini ve onun için gerekli olan ibâdet, zühd, mücâhede, ihlâs, teslîmiyet ve Hakk'a yönelmek gibi konuların hepsini içine almaktadır. Müşâhede de sûfîlere âit her türlü rûhî tecrübe, mânevî ahvâl ve keşfî bilgilerle mârifet-i ilâhiyye konuları bulunmaktadır.
Bu bölümle ilgili isnad noktaları için bknz. 1)Bûhârî, Küsûf 2: Müslim, Salât 112 2)Buhârî, İlim 42 3)Buhârî, İlim 49 4)Tecrîd-i Sarih Tercümesi, II, 465-473. 5)el-Bakara, 2/282 6)el-Enfâl, 8/129 7)el-Hadîd, 57/28 8)Buhârî, Fazâil, 16 9)Mevsûa etrâfi'l-hadîs, VIII, 403; Hiyetü'l-evliyâ, X, 15 10)Keşfu'1-hafâ, II, 224 (2361)
28.04.2007 Tarihinde değiştirilmiştir.