S U N U Ş
Rahmetli babam Dağıstanlı Şeyh Ömer Ziyâeddin Efendi Hazretlerinin «FETEVÂ-İ ÖMERİYYE» isimli te'lif eseri, İslâm tasavvufunun çok önemli mesele- lerini ihtiva etmektedir. Şu hususu açık yüreklilikle belirteyim ki bu eserin sadeleştirilerek lâtin harfle- riyle tekrar neşredilmiş olduğunu öğrendiğim zaman yüreğimin heyecanla titrediğini hissettim.
Çünkü bu ve bunun gibi arap harfleriyle basılmış değerli eser- lerin, kütüphanelerin raflarında merak sahibi tara- fından okunması için bekletilmesinin hatalı olduğuna inanıyorum.
İşte beni heyecanlandıran bu inancıma uygun davranışın SEHA Yayınevi tarafından yapılmasıydı. Benimle aynı inancı paylaşmış olacak ki SEHA Ya- yınevi, Süleymaniye Kütüphanesinde kimbilir kaç on yıldanberi uyumakta olan Fetevâ-i Ömeriyye'yi sade- leştirmekle, ona yeni bir hayatiyet kazandırmış oldu. Cenâb-ı Hakk'dan niyazım, Osmanlıca yazma ve bas- ma nice eserin herkesin istifadesine sunulması husu- sunda ilgililere gayret ihsan buyurmasıdır.
Fetevâ-i Ömeriyye ihtiva ettiği konular itibariyle tasavvuf ve İslâm düşüncesi tarihçilerine bir kaynak teşkil edecek ve dini öğrenim gören İlâhiyat öğrenci- lerine geçmiş yılların akışı içinde Mürşid-Mürid râ- bıtasını; kul'un, yaradanına ulaşma isteğinde sarfet- tiği gayreti ve sonunda «FENÂ-FİLLÂH» oluşunu öğ- retecektir.
Şu hususu da belirtmekte fayda görüyoruz. Ta- savvufun mevzuuna giren her mes'ele, her dönemde herkesin zihnini az çok işgal etmiştir; bugün de et- mektedir. Allah korkusuyla dinin yasak ettiği şeyler- den kaçınanlar, yani «Takvâ» sahibi olanlar ve «zühd»e sımsıkı sarılanlar her devirde ister istemez kendile- rini tasâvvuf âlemi içinde bulmuşlardır. Çünkü zühd ve takvânın yüceliği, kişiye tasavvuf âleminin kapı- sını açmada anahta r olmuştur.
Bugünün insanı, din ve vicdan hürriyetiyle nasıl zühd ve takvâda bulunuyorsa, yine öylece tasavvuf- taki yolunu kendi vicdanından seçer. Hangi yolun ken- disini Allah'a daha sür'atli götüreceğine inanıyorsa o yola kalbi ile kendisini bağlar. «Mürid»in «murad»ına ermesi elbette ki kolay değildir. Zühd ve takvâ sahibi kişi önce «tevbe» ederek ruhunu yıkamalı, sonra«zühd» deryâsında ibâdetle «mustağrak» olmalı, aza«kanaat» edip, «yalnızlığa» bürünmeli, hiç usanma- dan «zikr» etmeli, kalbiyle ve ruhuyla Cenâb-ı Hakk'a«teveccüh»te bulunması, «sabır» yönünden Hz. Ey- yûb'u kendisine örnek almalı ve nihayet Allah'ın «rı- zası»na ulaşmalıdır.
Tasavvuf ehlinin böylesine bir mertebeye ulaşma- sı yani «vâsıl» olabilmesi için önemli feragatlerde bu- lunması gerekir:
Bu fedakârlıklardan birincisi, kendi iradesinden ve bütün isteklerinden vazgeçip Allah'ın iradesine tâ- bi olmalı, (Fenâ-Fil-Kusur),İkincisi, gözleriyle gördüğü herşeyden vazgeçip herşeyi Allah'da görmeli (Fenâ-Fis-Şuhud),
Üçüncü feragat, bütün varlıklardan vazgeçip Al- lah'ın varlığına sarılmalıdır (Fenâ-Fil-Vücud).
Böylece tasavvuf ehli kâinatın yaratıcısı olan Yü- ce Allah'ın varlığı içinde erimiş olur. Bu erime muta- savvıf kişiye «vilâyet» gibi en yüksek mertebeyi ka- zandırmış olur.
Fetevâ-i Ömeriyye'nin kaleme alındığı yüz yıla varan bir dönemde ve daha önceleri «vilâyet» maka- mını kazanmış veliler elbette vardı. O dönemlerde pek çok zühd ve takvâ sahibi mü'min de mutasavvıf- ların okulu diyebileceğimiz «Tekke»lerde bu merte- beye ulaşmak için geceli gündüzlü çalışma ve ibâdet içindeydiler. En değerli tasavvufî eserler böylesine bir çalışma sonucu meydana gelmiştir.
Bugünün dünya görüşü karşısında bütün bu yazı- lanlar, bir hayal alemi kadar ulaşılması imkânsız gi- bi görünebilir. Hattâ bugünün getirdiği hayat şartla- rının çok güç olduğu bir ortamda itikâfa çekilmenin, mistik bir yaşantı içinde olmanın tasavvufi düşünce- ye imkân vermeyeceği de düşünülebilir.
Böyle düşünenler bir bakıma haklı da olabilirler. Ama Tasavvuf'- un şu tariflerini gözönünde tutarsak, tasavvufi düşün- ceyi önemsememek, ona bel bağlamamak da mümkün olamaz.
Değerli arkadaşım Yar. Doç. Dr. Mustafa Ka- ra'nı n «Tekkeler ve Zâviyeler» adlı eserinde gördüğüm birkaç tarifi buraya aktarmak istiyorum :
Ebul-Hasan Nuri: «Tasavvuf ahlâktan ibarettir»
(Kuşeyri Risâlesi, sh. 126).
Ebû Hafs Haddad: «Tasavvuf edebten ibarettir»
(Sülemi, Tabakât, sh. 119).
Ebû Muhammed Ceriri: «Tasavvuf her çeşit güzel huyla bezenmek, bütün kötü huylardan arınmak- tır» (Kuşeyri, sh. 126).
Maruf Kerhi: «Tasavvuf ahlâki esaslara göre ya- şamak ve insanların elinde bulunan şeylere göz dik- memektir» (Kuşeyri, sh. 127).
Bu tariflere daha nice eserden nicelerini katmak mümkündür.
Şimdi kendi kendime düşünüyorum: Tasavvuf ahlâk ise, tasavvuf edebse; tasavvuf güzel huysa, ta- savvuf kötülüklerden arınmaksa, tasavvuf başkaları- nın malına göz dikmemek, ırza saldırmamaksa; tasav- vuf hilekârlık, hırsızlık, ihtikârcılık, bencillik, kibirli- lik demek değilse...
Ahlâksızlıktan, edebsizlikten ve bütün kötülük- lerden yakındığımız bir ortamda, doğrusunu isterse- niz böylesine bir mutasavvıf olmanın özlemini duyu- yor ve herkesin de bu duygu ile kalplerini doldurma- larını temenni ediyorum.
Cenâb-ı Hak hepimizi en güzel ahlâk ile muammer eylesin ve doğru yolumuzda dâim kılsın. Âmin.
Prof. Yusuf Ziyaeddin BİN ATLI Uludağ Üniversitesi İlâhiyat Fa- kültesi emekli Dekanı ve İslâm Dininin Umumi Esasları Öğretim Üyesi