Dördüncü UyarıDördüncü Uyarı
Müslümanların hepsi itikad etmektedirler ki Peygamber Efendimiz (S.A.V.), ALLAH'ın kullarının efendisidir. Hayatında ALLAHü Teâlâ'ya en yakın vesile olmuştur. Vefatından sonra, Berzah âleminde ve kıyamette onun diğer peygamberler ile halkın tamamından üstünlüğü açığa çıkacak, büyük şefaatin ve yakınlık derecesinin sahibi ve Livâül-hamdin taşıyıcısı olacak. Hz. Âdem ve ondan sonrakiler, onun derece itibariyle aşağısında bulunacaklar. Hz. ALLAH, kıyamet günü, öncekilere ve sonrakilere karşı ona üstünlük bahş edince her peygamber bunu ikrar edecek.
Bu üstünlük, Buhârî ve Müslim'in rivayet ettikleri bir hadis-i şerifte açıkça bellidir. Peygamber (S.A.V.) "Ben, kıyamet günü insanların efen-disiyim" buyurmuştur. Bu ifade ile zikredilen şefaat hadisinde görülmektedir ki insanlar, peygamberlerin büyüklerine varacaklar. Onların her biri bir mazeret gösterip kendisinden sonra gelen bir peygambere havale edecek. En nihayet Hz.İsâ da Habib-i Âzam (S.A.V.) e havale edecek. Resûl-i Ekrem, gelenleri kabul edip, "Ben bunun için vazifelendim. Ben buna ehilim" buyuracak ve şefaat edecek. ALLAHü Teâlâ da onlar hakkında şefaati kabul edecek.
Halkın ilk defa ona gelmesi mümkün iken, Cenâb-ı Hak insanlara bir ilham verecek, önce peygamberlerin büyüklerine gidecekler. Tâ ki onun fazileti açığa çıksın ve onun, yaratılmışların efendisi olduğu ve Allah'a göre peygamberlerin en sevimlisi bulunduğu bilinsin diye böyle bir sıra takip ettirilecektir.
Bu mânayı, müslümanların avamı, tafsîlâtı ile her ne kadar bilmiyorsa da, inanıyorlar ki Efendimiz (S.A.V.), dünyâda ve âhirette yaratılmışların efendisidir. Her iki âlemde şefaati makbuldür. Dünyâ ve âhirette muradlarına erişmek için onu Aziz ve Celil olan ALLAH'a vesile kılmaktadırlar.
Bu bilgide erkekler ve kadınlar müsavidir. Yani, hepsinin bunu bilmeleri ve çocuklarını bu sahih inanç üzerine terbiye etmeleri icap eder. Çocuk iyiyi kötüden ayırt edecek çağa ulaştığı zaman, Peygamber (S.A.V.) hakkındaki bu bilgiye sahip kılınmalıdır. Büyüdükçe bu inanç, ALLAH'ın takdiri ve tevfiki nisbetinde kalbinde kökleşip gelişmelidir.
Bu inanç, Resûlüllah (S.A.V.) in asrından bu zamana kadar önceki ve sonraki müslümanların. benimsedikleri bir itikattır. Evet, iman ehlinden olup şeytanın oyuncağı hâline gelen bir fırka ayrılık yaptı.
Bu taife, peygamberlerde bulunan tevessül ve şefaat dilemeye sebep teşkil eden her türlü güzel vasfı, vefatlarından sonra onlardan soyarlar, onları diğer insanlar derecesine koyup, hiçbir üstünlükleri olmadığını iddia ederler.
Bu fitneye tutulmuş fırka, peygamberleri ziyaret için yolculuk yapacak ve onlardan ALLAH için meded dileyecek olanları alıkoyarlar.
Bu fırkanın önderi, Ebül-Abbâs Tekıyyüd-din Ahmedübnü Teymiyyetil-Hanbelî'dir. Bunun tuttuğu yol, Ahmedübnü Hanbel'in görüşü değildir. Onu bu isnâdtan müstesna tutarız. Hâşâ, sümme hâşa o büyük imam böyle değildi. İbni Teymiyye'nin iddiası, nasıl onun mezhebinde olabilir? O, Resûlüllah'ın sevgisi ile ufak-büyük her işte onun sünnetine uymakta şöhret yapmış bir kimse idi. Hattâ Resûl-i Ekrem'in nasıl karpuz yediğine dair bir haber ona ulaşmadığı için ömründe karpuz yememişti.
Bunu duyduktan sonra bu büyük zâtın, "Resûlüllah'ın ALLAH katında bir mevkii yoktur" diyebileceğini, onunla ALLAH'a tevessül etmeyi ve kabrini ziyaret için yolculuk yapmayı yasaklayacağını düşünebilir misin? "O, vefatından sonra diğer müslümanlardan bir ferdin aynıdır" diyebilir mi?
Gavs-i Âzam Abdülkaadir Ceylânı (K.S.) hazretleri Hanbelî mezhebinden olup, en fasih ibarelerle "Gunye" de Peygamber (S.A.V.) Efendimizle tevessülde bulunmayı tecviz ve tasrih etmiştir.
, Hanbelî âlimleri hep böyle ifade ve inanç sahibi idiler. Ancak, Ne-cid'li Muhammedübnü Abdfl-vehhâb'a mensup bulunan Vehhâbî fırkası bu hükmün dışında kalmaktadır.
Bu Necid'li, kendine tâbi olanları, İbni Teymiyye ve onun iki talebesi İbni Kayyim ile İbnü Abdil-hâdî'nin uydurmalarına tabi olmaya sevk etmiştir. Hakıykatte bu bid'at ve uydurmaların önderi İbni Teymiyye'dir. İbni Kayyim ile İbnü Abdil-hâdî'ye gelince, bunlar hocalarının uydurmalarına yardımcı olanların başında gelmektedir
.
İbnü Abdil-vehhâb, İbni Teymiyye'den beşyüz sene sonra gelmiş ve bu bid'ati yaymaya çalışmıştır. Bu sebeple, yaygın hâle gelen şer ve belâ, ortalığı karıştırmış; sel gibi kanlar akmış, ALLAH'tan başkasının bilemiyeceği kadar çok can heba olup gitmiştir.
Bu türedilerin hepsi, kendisini müctehid sanmaktadır. Bilginleri, imkân dâhilinde olan ilmi toplamıştır. Onlar, kitap telifi, basım ve yayımı ile meşgul olurlar; bu uğurda birçok mal sarfederler.
İbni Teymiyye'nin türettiği şeylere yardımcı olmak için, olanca güçlerini sarf ederler, halkı "İctihâd-ı mutlak" iddiasında bulunmaya teşvik ederler.
Kitap ve sünnetten ahkâm çıkarırlar ve fakat ümmeti Muhammedin, üzerinde ittifak ettiği dört mezhepten birini taklit etmeyi terk ederler.
Halbuki insanlar, bu mezheplere tâbi olmakla kitap ve sünnetten harice çıkmış olmazlar. O hükümler, dört mezhep imamının ve mezheplerinin kitâb-i ilâhîye ve sünnete mutabık olmasında ömür tüketen büyüklerin anladıkları manâ itibariyle kitap ve sünnetin aynidir.
O zâtlar; takva, verâ, velayet ve zühdleriyle birlikte sahili bulunmayan denizleri andırıyorlardı. Bu değerli zatların kelâm-i ilâhîyi ve Resûl-i Ekrem'in hadis-i şeriflerini anlaması nerede, falan Hind'li,feşmekân Necid'linin anlaması nerede?
İşte biz Mısır ve Şam şehirlerini ve ekseri İslâm beldelerini görüyoruz ki, halkının ekserisinin kalbleri dinî ilimlerden yüz çevirmiş, firenk dillerini ve dünyevi ilimleri öğrenmeye yönelmiştir.
Onlardan, dinî ilimlerle meşgul olanların bir çoğu da, İbni Teymiy-ye'nin eserlerini ve Hasan Sıddık Hân'ın kitabını okuyor, câhil oluşları, dinî bilgilerinin kıt ve akıllarının yetersiz olması sebebiyle müctehidlik iddiasına kalkışıyorlar.
Vehhâbîlerden işittikleri, yoldan saptırıcı sözler sebebiyle onların içine bid'at zehiri sirayet edince, mezheplerin ayrılıklarından dolayı, Vehhâbîlerin hâli hoşlarına gitti ve bu yüzden oön ve alçak talebelerden bir çoğu yoldan saptı ve doğru yola aykırı tavır takındılar |