Bir Bilim Olarak Tasavvuf
Bir Bilim Olarak Tasavvuf
Prof. Dr. Abdulhakim YÜCE
Kültür ve medeniyetlere bariz vasıflarını
kazandıran ve bu yolla bir kültürü başka bir kültürden ayırmamıza
yardımcı olan birtakım temel unsurlar vardır. İslam kültür ve
medeniyeti söz konusu olduğunda bu ayırıcı vasıf, şüphesiz ilimdir.
İslam bir ilim dinidir ve meydana getirdiği medeniyet ilim
medeniyetidir. Özellikle klasik dönem (XIII. yüzyılın sonuna kadar)
için bu geçerli ve doğrudur.
Şüphesiz ilim her medeniyette vardır ve her medeniyet için önemlidir.
Ama bu medeniyetlerde ilim, bütün boyutlarıyla hayatın bütün derin
noktalarına nüfûz etmiş görünmüyor. Oysa İslam'da el yıkamadan, ölmeye
varıncaya kadar, her şey, bir ilim ve kitap meselesi hâline gelmiştir.
Kur’ân-ı Kerim, peygamberlere ve onlar vasıtasıyla bütün insanlığa
ilim, kitap ve hikmetin öğretildiğinden sık sık bahsederek, vahiy
müessesesinin İlahî bir mektep olduğu hakikatını hatırlatır. İlim
kelimesi ve ondan türeyen isim ve fiiller Kur’ân'da yaklaşık 750 yerde
geçmektedir. Çoğu kez epistemolojik bir anlam ifade eden hikmet, kitap
gibi kelimeler; anlama, farkında olma, akl etme vs. gibi terimler (ve
bunlardan türeyen yüzlerce isim, sıfat ve fiil), yukarıda verilen
sayının dışında kalmaktadır. Bir de kelimelerin zıtları düşünülürse,
Kur’ân'ın epistemolojik terimler örgüsünün genişliği ortaya çıkar.
İşte İslam medeniyetini bir ilim medeniyeti hâline getiren baş faktör,
Kur’ân'ın ilime verdiği bu değerdir. Bu görüş doğru ve tam olarak
anlaşıldığı sürece Müslümanlar, insanlık tarihinin medenîleştirici gücü
olmuşlar, yanlış ve eksik anlaşıldığı zaman ise, Müslüman’ın fikir ve
fiili darmadağınık, hayatı ise alt üst olmuştur.
Kur’ân'ın ilim ve hikmet telakkisi, ilk tatbik sahasını elbette ki, Hz.
Peygamberin hayatında bulmuştur. Müslümanlar bu Yüce insanın zuhurundan
önceki dönemi cahiliye devri olarak vasıflandırmakla, Kur’ân'ın beşer
tarihinde başlattığı yeni döneme de adını vermiş oluyorlardı. İlim ve
hikmetle gerçekleştirilmiş Saadet Asrı'nın kurucusu Hz. Peygamberin
ilim telakkisini görebilmek için, elimizdeki hadis külliyatına bir göz
atmak kafidir. Başta kütüb-ü sitte olmak üzere, hemen her hadis
mecmuasında yer alan müstakil kitabu'l ilimler (ilim bölümleri) vardır.
Yine hemen bütün kelâm kitapları, epistemoloji konusunu, yani bilginin
kaynağı ve değeri problemini ön planda tutmakta ve bütün kelâmî
meseleleri epistemolojik bir zeminde tartışmaktadır.
Eğer tasavvufu bir tek kelime ile anlatmaya çalışmak durumunda
kalsaydık, ilim kelimesinin çok kere eş anlamlısı olan marifet
kelimesini kullanırdık. Muamelat sahasında ilmin yer ve önemini görmek
için bu sahanın disiplinli bir etüdü demek olan fıkıh kelimesinin
Tabiûn devrinden itibaren kazandığı anlamı hatırlamak yeterlidir.
Felsefe ise, Müslüman filozofların gözünde bir ilmu'l- ulûmdur
(ilimlerin ilmi); yani bilgi objesi olma vasfını kazanmış her şeyin
bütünlük içinde ele alındığı bir sahadır.
Bu söylediklerimiz, ilim kavramı ile ilgili -tabir yerinede ise-
coğrafyanın kaba çizgilerinden sadece bir kısmını teşkil etmektedir.
Ama bu bile İslam medeniyeti bir ilim medeniyetidir hükmünün teyidi
için yeterlidir. Bilmiyorum ki, yeryüzünde, ilim talebini, dinin
merkezî kategorisi olan farz terimiyle (ama farz-ı 'ayn, ama farz-ı
kifaye) açıklayan başka bir kültür var mıdır? 1
İşte ilme bu derece önem veren İslam medeniyeti, Mekke ve Medine'de
doğup dört bir yana yayıldı. Önceleri yakın çevredeki düşüncelerle
ilgilenmeye başladı, giderek âleme bütünüyle yöneldi. Burada çıkış
noktası daima, Kur’ân ve Hz. Peygamber'in sünneti oldu. Bu iki kaynak
üzerinde düşünüldü ve hakikat, öncelikle onlardan çıkarılmaya
çalışıldı.
Dolayısıyla İslam düşünce/ilim hayatı, Kur’ân'ın anlaşılıp yorumlanması
gayretinden başka bir şey değildir demek mümkündür. Nitekim, ondaki
amelî hükümler Fıkıh ve Hukuk, onun metafiziği belirleyen İlahî bir
kitap olarak anlaşılmasından Kelâm ve bir dereceye kadar Felsefe, İlahî
bir lisan olarak anlamaktan Dil ve Tefsir ve nihayet uhrevî bir kaynak
diye değerlendirilmesinden zühd, ahlak ilmi ve Tasavvufun doğduğunu;
keza sünnetin bir bütün olarak ortaya konması çabalarından Hadisin
ilminin doğduğunu ve yine İslam dünyasında talî derecedeki görüş, ilim
ve sanatların, başka kültür ve düşüncelerin kendisine uygun gelen
katkılarını da alarak, bu asılların dallanıp budaklanmasından
oluştuğunu söylemek mümkündür.
Konumuz olan tasavvufun, diğer İslamî ilimler gibi, ilmî bir disiplin
olup olmadığını tartışmadan önce, ilmin ne olduğu konusuna değinmek
gerekir.
İlim Nedir?
Bir çok İslâm âlimi, hem ilmi tarif etmiş hem de ilim tasnifleri
yapmıştır. Değişik ilimlerle olan yakın irtibatından ötürü, Gazalî'nin
ilmi nasıl tarif ettiğine bakmak istiyoruz. Gazalî, kendinden önce,
özellikle kelâmcıların yaptığı ilim tariflerini ele alarak tahlil eder
ve tenkitlerini sıralar.
Görüşlerini şöyle özetlemek mümkündür: "İlim, marifettir" şeklinde
yaygın olan tarif, lafzî bir tariftir. Burada ilim, aynı anlamda başka
bir terimle tarif edilmiştir. "İlim, malumu olduğu gibi bilmektir"
tarifinde ise, sözü uzatma, tekrar ve gereksiz sözler vardır. "İlim,
kendisiyle bilinen ve insanın onunla alim olduğu şeydir" şeklinde
yapılan tarif de gayeyi tam anlatamamaktadır. "İlim, öyle bir şeydir
ki, onunla muttasıf olan, yaptığı şeylerden emin olur" tarifinde her ne
kadar ilmin gerektirdiği şartlardan biri varsa da yeterli değildir.
"İlim, bir şeye olduğu gibi inanmaktır" şeklindeki tarifte, anlamı çok
geniş olan ilim özelleştirilmiş ve ilimle inanç bir birine
karıştırılmıştır. 2
Kendinden önce yapılan ilim tariflerini bu şekilde bir tenkide tabi
tuttuktan sonra kendi görüşünü ortaya koyan Gazalî, ilmin müşterek bir
isim olduğunu ve çok çeşitli şekillerde tarif edilebileceğini, bu
sebeple tam ve kesin bir ilim tarifinin güç olduğunu söyler. Bu güçlüğe
rağmen kısaca, "Aklın, eşyanın hakikatını ve şekillerini alması" daha
kısa bir ifadeyle "Eşyayı olduğu gibi bilmek ve tanımak" şeklinde bir
tarifi olabileceğini belirtir. 3
Günümüzde yapılan ilim tarifleri de Gazalî'nin tarifinden pek farklı
sayılmaz. Bir tanesini vermekle yetiniyoruz: "İlim, insan ruhunun tek
başına veya bir bütün olarak eşyanın hakikatını ve çeşitlerini,
niteliği, niceliği, mahiyeti, cevheri ve özüyle, maddeden mücerret
olarak tasavvur etmesinin neticesinde, hafızalarda ve değişik yerlerde
kaydedilen şeydir. Bir başka açıdan ilim, kainatta tecelli edegelen
nizam ve İlâhî isimlerin ayineleri olarak, değişik şekillerde tecelli
eden şeylerin birbiriyle olan münasebetlerini idrakten ve bu idraklerin
tasnifi ve bir araya getirilmesinden ibarettir." 4
| Hz. Peygamber şöyle buyuruyor:"Bildiğiyle amel edeni Allah bilmediğine varis kılar." |
Bu şekilde tarif edilen ilmin, İslam âlimleri tarafından yapılan
çeşitli tasnifleri bulunmaktadır. Bu tasnif bir hiyerarşiye dayanır ve
bu sıra yüz yıllarca Müslümanların eğitim düzeninin temelini
oluşturmuş, çerçevesini çizmiştir. İlimlerin birliği bu süre boyunca,
başta gelen en önemli ilke olmuş, değişik ilimler bu ilkelerin ışığında
öğretilmiştir. Bu ilkeden hareketle, bütün ilimler aynı ağacın dalları
gibi düşünülmüş, her dalın, ağacın yapısıyla uyum içinde, kendi
yapraklarını yeşertip kendi meyvelerini olgunlaştıracağı kabul
edilmiştir. Bir ağaç dalı nasıl sonsuza kadar büyüyemezse, bir ilim
dalı da belirli bir sınırı aşmaya çalışmamalıdır. Orta çağ Müslüman
müellifleri, belirli bir bilgi dalını, kendi sınırlarını aşması için
zorlamayı, böylece eşyadaki uyumu ve orantıyı bozmayı, faydasız ve
hatta meşru olmayan bir etkinlik saymışlardır. Müslüman ilim adamları,
ilimler arasındaki orantıyı ve sırayı korumanın aracı olarak gördükleri
sınıflandırmayı işte bu yüzden önemsemişlerdir. Bu yolla her ilim
dalının bir bütün olarak bilgi şemasındaki yeri ve hedefi sürekli göz
önünde tutulmuştur.
Müslümanlar arasında ilimleri sınıflandırma girişimleri daha
üçüncü/dokuzuncu yüz yılda Kindî ile başlamış, o tarihten itibaren
artarak sürmüştür. Farâbî, İbn Sina, İhvan-ı Safa, Gazalî, Razî, İbn
Hâldun başta olmak üzere, bir çok ilim adamı eserlerinde, ilimleri
sınıflandırmaya yer vermişlerdir. Çeşitli ilimler geliştikçe, ilimlerin
sınıflandırılması ve ilimlerin tek tek tanımlanması için ayrıca eserler
yazma geleneği de hız kazanmıştır. Razî, daha altınca asırda, altmış
ilmi ele alarak tanımlamıştır. Daha sonra Taşköprüzade'nin Miftahu's-
saade ve Misbahu's- Siyade'si (ki, oğlu Kemaleddin Efendi tarafından,
Mevzuâtu'l- ‘Ulûm adıyla tercüme edilmiştir), Katip Çelebî'nin
Keşfu'z- Zunûn'u ve İbn Hâldun'un Mukaddimesi ile ilimlerin tanım ve
sınıflandırılması âdeta zirveleşmiştir. Yapılan ilk sınıflandırmalarda
bulunmasa bile, çok geçmeden Tasavvufun da bir İslamî ilim olduğu
belirtilmiştir. Nitekim hicrî beşinci asırda yaşayan Gazalî,
Munkiz'inde bu ilim ve metodundan övücü bir şekilde söz eder.5
Tasavvuf ilmi, yapısı gereği uzun süre gizli kalmış, ayrıca ilk
dönemlerde, nisbeten fıkıh içinde veya ahlak ve zühd adıyla ele
alınmıştır. Bundan ötürü, yapılan ilk ilim tasniflerinde tasavvuf
adıyla şayet yer almamışsa, bu durum garipsenmemelidir.
İslâmî İlimlerin Ortaya Çıkışı
Bilindiği gibi, İslam'ın ilk dönemlerinde şer'î hükümler nesilden
nesile aktarılarak öğreniliyordu. Bu noktada itikad, ibadet ve muamelat
arasında fark yoktu. Ancak çok geçmeden Müslümanlar dinî konuları
tartışmaya ve ilim hâlinde öğretmeye başladılar. İlmî usûllere göre
araştırmalar yapıp bunları kitaplara geçirdiler. İlk ele alınan konular
şer'î meseleler yani fıkıh ilminin konusu olan hususlar oldu.6 Öyle ki,
bir çok Müslüman bu ilimle uğraşmayı en önemli dinî vecibelerden
saymaya başladı. Bu yaklaşım tarzı, neticede içtihadın zirveleşmesinin
başlıca nedeni oldu. Fıkıh kavramının ilk dönemlerde, kelam ve ilahiyat
konularını da kapsayacak bir anlamda kullanıldığını unutmamak gerekir.
Nitekim İmam-ı Azamın el-Fıkhu’l-Ekber adlı eseri itikadî konuları
işlemektedir.
Hadis ilmi de H. III. asrın sonunda bütün konularıyla teşekkül etmişti.
Her ne kadar bu konuları içine alan kitapların telifi bir müddet
gecikmişse de, usûl ve kaidelerin, tabir ve tariflerin birinci asrın
sonundan itibaren hadis imamları arasında kullanılması, ikinci asırda
ise, hiç bir kayda tabi olmaksızın münakaşa edilmesi, bu ilmin oldukça
erken bir devirde teşekkül ettiğini gösterir. Zaten en mükemmel hadis
mecmualarının altın çağ diye tavsif edilen üçüncü asırda tasnif
edilmesi de, bunun bir başka delilini teşkil eder. Zira, bir ilmin usûl
ve kaideleri belirlenmeden o usûl ve kaidelere uygun mükemmel eserler
tasnif edilmesi, mümkün değildir. 7
Tefsir ve tasavvuf gibi, diğer İslâmî ilimlerin gelişimi için de benzer ifadeler kullanmak
mümkündür. 8
Tasavvuf İlminin Ortaya Çıkışı
İbn Hâldun (808/1405), tasavvuf ilminin çıkış ve gelişimi konusunda
şunları söyler: "Bu ilim İslâm'da sonradan ortaya çıkan şer'î
ilimlerdendir. Aslı şudur: Sûfîlerce tutulan yol, bir hidayet ve hak
yol olmak üzere, öteden beri ümmetin selefleri ve büyükleri olan
sahabe, tabiûn ve bunlardan sonra gelenler tarafından takip edile
gelmişti. İbadet üzerinde önemle durmak (masivadan alakayı kesip)
bütünüyle Allah'a yönelmek, dünyanın âlâyiş ve ziynetinden yüz
çevirmek, hâlk çoğunluğunun yöneldiği (maddî) zevk, mal ve mevki
hususunda isteksiz (zahid) olmak, hâlktan ayrılarak ibadet için hâlvete
çekilmek vs. bu yolun esasını teşkil etmekte idi. Sahabe ve selefte
umumî olan hâl, bu idi.
Zühd mezhebini (yolunu) benimsemek, hâlktan ayrılmak (hâlvet) ve
kendini ibadete vermek söz konusu zümrenin özelliği olunca, bir takım
vecd hâllerini idrak etmek de onların husûsiyeti hâline geldi.
Yaptıkları bütün işlerin ve adım adım aştıkları makamların kökü, itaat
ve ihlastır. (Yani iman, ibadet ve ihlasın sonucu ve meyvesi olmak
üzere bir takım manevî hâller ve vasıflar hasıl olur.)
İlimler tedvin edildiği ve alimler fıkıh, fıkıh usûlü, kelam, tefsir ve
diğer konulara dair eserler yazdıkları zaman bu yolun ehli olan zevat
da kendi tariklerine (yollarına) ait eserler yazdılar... Bu sûretle
tasavvuf, İslam'da müdevven bir ilim (sistematik bir disiplin) hâline
geldi. Hâlbuki, daha evvel sadece bir ibadet (ve amel) yolu olup ona
dair olan hükümler, bu yolun adamlarından sözlü olarak alınıyordu.
Nitekim tefsir, hadis, fıkıh, fıkıh usûlü vb. yazı ile tesbit edilerek
tedvin edilen diğer ilimlerde de bu durum söz konusu olmuştur.
II/VIII. Asır ve sonrasında dünyaya yönelme yaygınlaşıp hâlk dünyaya
dalınca, (bu konuda çekingen davranıp) kendilerini ibadete verenlere
sûfî ve mutasavvıf ismi verildi.
Kısa zamanda diğer İslamî ilimler gibi konusu, metodu, önderleri,
kitapları ve mektepleri olan, kısacası bağımsız bir disiplin hâline
gelen tasavvuf, pratik (amelî) ve teorik (nazarî) olmak üzere iki temel
bölüme ayrılır. Ancak bu iki yön iç içe girmiş bir birlik arz ederler.
Tasavvufun pratiği (amelî yönü) ilimsiz, ilmi de amelsiz olmaz ve elde
edilemez. Aslında ilmin kendisi amel etmeye işaret eder; ilim ve amel
birbirini gerektirir.9 Cüneyd-i Bağdadî (297/909), "eğitim sırasında
ilimle amel edilmezse bereketi kaçar gider," der.10 Zahid ve sûfîler,
ilimle amel etmenin doğuracağı bu bereketle, bilmediklerine ulaşmayı
umarlar. Bu konuda Hz. Peygamber şöyle buyuruyor: "Bildiğiyle amel
edeni Allah bilmediğine varis kılar."11
Diğer bir rivayet de şöyledir: "Allah için kırk gün ihlasla ibadet eden
hiç bir kul yoktur ki, hikmet kaynakları kalbinden diline çıkmasın."12
Aynı konuda İbn Sâdân şöyle der: "Rivayet ilmiyle amel eden dirayet
ilmine varis olur. Dirayet ilmiyle amel eden ri’ayet ilmine varis olur.
Riayet ilmiyle amel eden de hak yoluna hidayet edilir." 13 Bu şekilde
ilham ve mükâşefe ile ortaya çıkan bilginin kaynağına da işaret edilmek
istenir. Bu ilim, ibadet ve riyazetle ruhun tasfiyesi sonucu Allah'ın
verdiği bir ilimdir.
Taşköprüzade, meşhur eseri Miftahu's- Sa’ade'nin üçüncü cildini
bütünüyle hudûrî [huzûrî] adını verdiği, genellikle tasavvufa konu
olabilecek ilimlere ayırmıştır. Girişinde şu sözlere yer vermektedir:
"Bu ilmi elde etmenin yolu tasfiyedir. Tasfiye yolu ikiye ayrılır:
1.Nefsi, riyazet ve mücahede ile alışkanlıklarından alıkoyarak gidilen yol ki, bu yolla elde edilen ilme ilm-i batın denir.
2.Ruhun, tasfiyeden sonra, kudsî ruh alemine olan aşkından ötürü, ona
müşahede ve tahakkuk yoluyla bir ilim hasıl olur ki, buna da mükâşefe
ilmi denir.
Bu iki ilim arasındaki fark ancak bir misalle anlaşılabilir. Batınî
ilim, cilalanmış bir aynaya, karşısında bulunan bir ışık kaynağından
ışığın yansımasına benzer. Mükâşefe ilmi ise, ışık kaynağını da taşıyan
cilalanmış bir aynaya benzer. Böylece ışığın kaynağına varmış olur.
İkinci
ilmin, birinci ilmin semeresi olduğunu da belirtmeliyiz. 14
Dolayısıyla tasavvufun ilim yönünü de ikiye ayırmak gerekir:
1.Tasavvufa has olan ve onun metotlarıyla elde edilen mükâşefe ve
marifet, 2. Diğer İslamî ilimlerle aynı özellikleri taşıyan kalb fıkhı,
batın fıkhı15 (fıkh-ı batın) veya tasavvufî ilim. Biz bu çalışmamızda,
diğer İslamî ilimlerle aynı özellikleri taşıyan ve bir yönüyle aynı
metotlarla tahsil edilen tasavvuf ilminden söz etmek
istiyoruz.
Tasavvuf İlmi veya Batın Fıkhı
Nasıl ki, fıkıh alimleri Kur’ân ve Hadis'ten yararlanarak konularıyla
ilgili usûl ve kitaplar yazdılarsa, tasavvuf ehli da kendi görüşlerini
ayet ve hadislere dayandırarak kitaplar ve yollar oluşturdular.
Neticede özel konusu, hedefi, metodu ve ıstılahları olan Tasavvuf ilmi
sistemleşti ve bu konuda bir çok kitap yazıldı.16 Said Havva, tasavvuf
ilminin doğuş nedenini şöyle açıklar: "Bütün ilimler gibi, tasavvuf
ilminin de doğuş sırrı şudur: Kur’ân ve Sünneti okurken kalp, iman,
zevk, takva, nefis, tezkiye vb. anlamlardan çokça söz edildiğini
görmekteyiz. İslam alimlerinin bu anlamlarla ilgisi bulunan şeyleri
özel bir kitapta tescil ederek zaptetmeleri olağan bir şeydir. Yine bu
anlamların keyfiyetleriyle ilgisi bulunan her şeyi kapsayan özel bir
ilmin bunun neticesi olarak gelişmesi de en makul olanıdır. O hâlde
tuhaf olan bu ilmin bulunması değil, bulunmamasıdır. Zira İslam
alimleri her alanda eserler yazmış, benzer şeyleri birbirine eklemiş,
şerh ve tafsil etmiş ve konu ile ilgisi bulunan her soruya cevap
vermeye gayret etmişlerdir. Tasavvuf ilmi de bu şekilde doğdu ve
gelişti. Müntesip olmayan kimselerden gördüğü muhâlefet, hakkını
verenle vermeyen, benimseyenle benimsemeyenlerin hakkında yazı
yazmaları gibi her ilmin başına gelen bu ilmin de başına gelmiştir. Ama
her şeye rağmen tasavvuf ilmi var olmuş, uzmanları yetişmiş, alıcıları
bulunmuş ve pazarı da kurulmuştur. Durum bu şekilde olunca, ekollerinin
bulunması, üzerinde tartışmaların olması, ek ve tamamlayıcı mahiyette
şeylerin ortaya çıkması gayet normaldir. Ama öğrenmek, bilmek ve
tanımak isteyen için en kısa yol, bu ilmi kendi kitaplarından okuması
ve onu kaynaklarından almasıdır. 17
| Tasavvufun ilim yönünü de ikiye ayırmak gerekir:
1.Tasavvufa has olan ve onun metotlarıyla elde edilen mükâşefe ve marifet,
2. Diğer ‹slamî ilimlerle aynı özellikleri taşıyan kalb fıkhı, batın fıkhı veya tasavvufî ilim.
|
Tasavvuf, marifet konusunu da ele aldığından, bu noktada kelâm ilmine
yakındır. Çünkü, metodu ayrı bile olsa, kelâm ilmi gibi, Allah'ı,
sıfatlarını, melekleri, vb. itikadî konuları ele alır.18 İncelemeye
çalıştığımız yönü itibariyle de fıkıh ilmine yakındır. Onun için biz
de, daha çok fıkıh ilmi ile kıyaslayarak, konuyu aydınlatmaya
çalışacağız.
Fıkıh, şer'î-amelî hükümleri, tafsilî delillerine dayanarak bilmektir. Buna göre fıkıh ilminin konusu iki kısımdan ibarettir:
1.Şer'î amelî hükümleri bilmek. Dolayısıyla, Allah'ın birliğini,
peygamberlerin gönderilişini ve Allah'tan aldıklarını tebliğ etmeleri
gerektiğini, ahiret günü ve bu günle ilgili şeyleri bilmek gibi itikadî
hükümler, fıkhın ıstılahî anlamına dahil değildir.
2.Her hükmün tafsilî delillerini bilmek. Meselâ, "içkinin azı da
haramdır çoğu da haramdır" deyince buna dair kitap ve (sünnetten) bir
delil zikretmek gerekir. Demek ki, fıkıh ilminin konusu, helal, haram,
mekruh ve vacip olma yönünden insanların işlerine (ef'al) ait hükümler
ve bunların dayandığı konulardır. 19
Fıkhın temel kaynakları Kur’ân ve Sünnettir. Bu iki kaynakta yer alan
ve mükelleflerin fiillerine terettüp eden hususları tesbit edip gerekli
incelemeleri yapmanın, fıkıh ilminin konusu olduğu anlaşılmaktadır.
Ancak, fıkıh ilminin söz konusu ettiği amellerin zâhirî hükümlerinin
yanı sıra, bu zâhirî hükümlerden daha az önemli olmayan bir de batınî,
kalb ve niyete ait yönleri vardır ki, fıkıh ilmi bunlarla pek
ilgilenmez.20 İşte bu noktada tasavvuf devreye girmekte ve zahirî
fıkhın yanı başında, batınî fıkıh adıyla yer almaktadır.22
Meselâ, namazın huşu ve ihlasla, riyadan uzak bir şekilde kılınması bir
batınî farzdır ve önemi zâhirî farzlardan geri değildir. Çünkü, "Namaz
her türlü kötülükten alı koyar" (Ankebût, 29/45) ayetinin sırrının
tecelli etmesi, namazın zahirî farzlardan başka batınî farzlarının da
yerine getirilmesine bağlıdır. Nitekim, "Namazlarını huşu ile kılan
mü'minler kurtuluşa erdi." (Mü'minûn, 23/1-2) ayeti buna işaret
etmektedir.
Zekâtın bizzat kendisi temizlemek anlamındadır. Hem malı hem de
sahibindeki cimrilik duygusunu silmektedir. Cihad konusunda ise,
Allah'ın "Nefislerinizle cihad ediniz" (Tevbe, 9/41) nevinden ayetleri,
bizzat canlarınızla cihada katılınız anlamına olduğu gibi,
"Nefislerinize karşı da cihad ediniz," şeklinde de düşünülebilir. Çünkü
nefsine karşı koyma engelini aşamayan, yani kendisiyle kavgasını
bitiremeyen kimse, cihada katılamaz. Bu yüzden mutasavvıflar, nefs ile
cihadı, mücahedenin bir parçası saymışlardır. Diğer ibadetlerde de bu
tür yaklaşım ve batınî şartlar söz konusudur. Bu noktada fıkıh ilmini
tamamlayan disiplin şüphesiz tasavvuftur.
Ancak onun görevi bununla kalmamaktadır. İhlası öğretmek ve yolunu
göstermek gibi fıkıh ilminin söz konusu etmediği konuları da ele
almaktadır. Aslında fıkıh ilmine bağlılık kabiliyetini geliştiren de bu
ilimdir. Onun için mürşitler ahkâmda fanî olmaktan söz etmektedirler.
Nitekim Cenab-ı Hakk'ı tam tanıma zevkinin neticesi, O'nun koyduğu
hükümlere tam bağlılıktır. 23
Nedvî de konuyu şöyle dile getiriyor: "Kur’ân ve hadisten istifadeyle bize aktarılan şeyler iki kısma ayrılır:
Biri, heyet ve ef'alden, daha açığı duyulara hitap eden iş ve
hareketlerden ibarettir. Namazdaki hâl ve hareketler, bir çok ahkâm ve
menâsik bunlardandır. Bunları rivayet ve tedvin yönünden hadis,
istinbat ve istihraç yönünden de fıkıh tekeffül etmiştir. Mühaddis ve
fakihler bu işi gereğine uygun yerine getirmişlerdir.
İkinci kısım ise, yukarıdaki fiil ve hey'etlerin edası sırasında
onlarla beraber bulunması icap eden bir takım batınî keyfiyetlerdir.
Hz. Peygamber bunlara, kıyamda ve kuudda, dua ve zikir hâlinde,
emredici ve nehyedici durumunda, evinin içinde ve cihad meydanında
devamlı uymuştur. Bunlar ihlas, sabır, tevekkül, zühd, gönül
zenginliği, sahavet, huşu', tazarru, ahireti dünyaya tercih, edep ve
haya, duada hissedilen derûnî samimiyet, likaullaha duyulan şevk vb.
keyfiyetlerdir. Bunlar imanî ahlak ve batınî keyfiyettendir. 24
Bu unvan kapsamına, müstakil bir ilim, başlı başına bir fıkıh
olabilecek bir çok adap ve erkan, cüz'î ve tafsilî hüküm girmektedir.
Eğer birinci kısmının şerh, izah ve tafsilatını ve buna delalet eden
tahsil yollarını tekeffül eden ilme zahirî fıkıh denirse, bu batınî
keyfiyetin şerhini ve ona ulaşan yolları gösteren ilme de batınî fıkıh
denilmelidir."
Hasan-ı Basrî (110/729) şöyle der: "İlim ikidir. Biri kalptedir, işte
bu faydalı ilimdir. Biri lisan üzerindedir. Bu ademoğluna karşı
Allah'ın hüccetidir." Bu taksimat Ebu Yezid el-Bistamî'de şu şekli
alacaktır: "İlim ikidir. Zahir ilim, batın ilim. Zahir ilim, Allah'ın
mahlukatı üzerindeki (aleyhindeki) hüccetidir. Batın ilim ise, işte o
faydalı ilimdir."26 H.303'te vefat eden Bağdatlı Ruveym, bu ayırımı
aynen aktararak, tasavvufun özüne işaret etmiştir.27 Hasana-ı Basrî'nin
fakih tarifi de dikkat çekicidir: "Fakih dediğin, dünyaya karşı
isteksiz, ahiret hususunda arzulu, dinin emrine itina gösteren,
Rabb'inin ibadetine devamdan geri kalmayan kimsedir." 28 Muhasibî
(243/867) ise şu görüşü beyan ediyor: "Allah'tan kork ve fetvaları
bilmekle ilim iddiasında bulunma. Çünkü ilim, ancak ilim billahtır
(Allah’ı bilmektir)."29
|
Kalbî ibadetler terk edilirse namaz, oruç, zekat, hac gibi ibadetler ne
kadar titizlikle yapılırsa yapılsın, ruhsuz kalmaya mahkumdurlar. |
Batınî fıkıh üzerinde hassasiyetle duran tasavvuf ehlinden, bir ikisinin düşüncelerini, özetleyerek kaydetmek istiyoruz
Serrac (378/988): Tasavvuf ehlinin nazarında fıkıh, hem zahirî
hem de batınî ilmi ihtiva eder. Ancak hâl ve makamlardan söz eden
fıkıh, boşama ve kısastan söz eden fıkıhtan daha az önemli değildir.
"Çünkü" diyor Serrac, "zâhirî hükümlere çok nadir ihtiyaç olmaktadır.
Böyle bir ihtiyaç anında da her hangi bir fakih taklit edilerek mesele
hâlledilir. Fakat, hâl makam, mücahede, tezkiye ve benzeri hususlara
her mü'min her zaman muhtaçtır; herkesin bunları bilmesi icap
etmektedir. Doğruluk, ihlas, zikir, gafletten uzak durmak vb. hususlar
bunlardandır. Nefis hâllerini bilmek herkese farz-ı ayındır. Gerçek
fıkıh da budur. Ancak, bid'atlara ve yanlışlıklara düşmemek için
fıkıhçılara da muhtacız." 30
Gazalî (505/1111): "Evladım! Sana söyleyeceğim şu sözlere dikkat
et! "Bir hafta sonra padişah seni ziyarete gelecek" denilse, eminim, o
andan itibaren, sadece padişahın gözüne çarpacak, üst baş, evin
sergileri vb. her yer ve her şeyi, yapabildiğin en güzel şekliyle
düzeltmekle uğraşırsın. Sen anlayışlı bir insan olduğun için, az söz
yeterlidir. Hz. Peygamber şöyle buyuruyor: "Allah, dış görünüş ve
işlerinize değil, kalp ve niyetlerinize bakar" 31 Eğer bu konuları ele
alan kalp ilimlerini öğrenmek istiyorsan İhya ve benzeri kitaplarıma
bak. Bu ilim farz-ı ayındır. Diğerleri ise farz-ı kifayedir." 32
Gazalî, kendi döneminde bu ilmin ihmal edildiğinden de şöyle yakınıyor:
"Amellerin afetlerini bilip araştıran gerçek fıkıh ilmi, bu asırlarda
yok olmuştur. İnsanlar bu amelleri ve bu ilmi terk etti ve insanların,
davalarda aralarını bulmak için bir ilim ortaya koydu ve buna fıkıh
adını verdiler de din fıkhını ilimlerinin arasından çıkardılar.
Aslında, huzur içinde din fıkhıyla meşgul olabilmek için kurulan, dünya
fıkhıyla uğraştılar da din fıkhını attılar. Böylece dünya fıkhı din
fıkhının yerini alıverdi. (Araç, amacın yerine geçti)" 33
Bu tür yakınmalar bir çok tasavvuf aliminde görülmektedir. Onların
nazarında fıkıhçılar, dinî ahkamı, şekillerden ibaret, ruhsuz
hareketlere çevirmişlerdir. Bu hareketler her ne kadar aklı doyuruyorsa
da, insanın bir çok manevî lâtifesine hitap etmemektedir. Dolayısıyla
dış organlara hitap eden bu şekil ve hareketlerin, kalp ve diğer
latifelere hitap edecek şekilde batınî bir değerlendirmeye tabi
tutulmaları icap etmektedir. 34
Birgivî (981/1573): Bil ki, şer'î hükümler iki kısma ayrılır:
1.Zahirle ilgili olanlar, 2.Batın, yani kalple ilgili olanlar. Bunların
da her birisi, yapılması gerekenler ve terk edilmesi gerekenler
şeklinde ikiye ayrılıyor. Bu duruma göre şer'î hükümler dörde ayrılmış
oluyor: 1.Zahirî emirleri yerine getirmekle ilgili hükümler, 2.Zahirî
nehiylerden kaçınmakla ilgili hükümler, 3.Tevbe, havf, şükür gibi,
batınî (kalbî) emirlerle ilgili hükümler, 4.Riya, kibir, ucup gibi,
batınî (kalbî) nehiylerle ilgili hükümler.
Bu hükümlerin tümünün gerekliliği (vücubiyyeti) şer'î delillerle
sabittir. Kim, bu dört hükümden birine muhâlefet ederse, Allah'a isyan
etmiş ve azabı hak etmiştir. Çünkü Allah şöyle buyuruyor: "Günahın
açığını da gizlisini de bırakın! Çünkü günah işleyenler, yaptıklarının
cezasını mutlaka çekeceklerdir." (En'am, 6/120)" 35
Said Havva: "Şüphesiz, nefis tezkiyesi tasavvufun ana
meselelerindendir. Hatta bu ilmin neredeyse bir sembolü hâline
gelmiştir. Ne var ki, mutasavvıflar zümresi dışında bu mesele hemen
hemen ihmal edilmiş gibidir. Oysa, peygamberlerin gönderilmelerinin
temel gayelerinden biri de, nefis tezkiyesidir. Cenab-ı Hakk şöyle
buyuruyor: "Nitekim kendi içinizden, size ayetlerimizi okuyan, sizi
temizleyen, size kitap ve hikmeti ve bilmediklerinizi öğreten bir Resûl
gönderdik." (Bakara, 2/151) Bu nefis tezkiyesi bir müzekkiye (tezkiye
edene) muhtaçtır. Sahibi tarafından da mücahedeye ihtiyaç gösterir. Bu
da ilim gerektirir. Nefsin kemâlât ve noksanlıklarını, bu kemâlâtları
gerçekleştirmenin ve noksanlıklardan kurtulmanın yollarını bilmeyi
gerektirir. Bütün bunlar tasavvuf ilminin ana meseleleridir." 36
Kısacası dinin belirli emirlerini yerine getirmek, yasakladığı
şeylerden uzak durmak, elbette, inanılan dinden zevk ve ilham almanın
ilk ve kaçınılmaz şartıdır. Ancak, bununla yetinmek kitlenin ve
sistemin selametine kafi gelse de insanın ruhî derinliklerinden
fışkıran ulvî arzuları doyurmaya yetmez. Kuralların genel çerçevesinin
ötesinde ruhun esas olarak temas edeceği bir alan vardır. Nihaî maksad
o alana rapt olmaktır. Kur’ân bu inceliğe sık sık dikkat çeker. Mesela,
yukarıda değinildiği gibi, namazın belli bedenî kuralları yanında,
üzerinde titizlikle durulan bir ciheti daha vardır: Huşu'.. Huşu', bir
iç hadisesidir. Kalıbı, kıyafeti, tarifi yoktur; yaşanır. Kur’ân'da
buna benzer pek çok kelime bulunmaktadır. Tatahhur, tezkiye, ihsân,
tezekki vs. Peki bu ifadeler nasıl meyvelendirilecektir? Bu noktada
aleladeliği aşan ince bir terbiyenin gereği ortaya çıkar. 37
Çağdaş alimlerden Zühaylî, "fıkıhta, diyaneten böyledir denilen hususları, tasavvuf inceler" demektedir. 38
Aktarılan bilgilerden şu neticeyi çıkarmak mümkündür: Mükelleflerin
fiillerine terettüp eden hükümleri konu edinen fıkıh ilmi iki bölüme
ayrılır:
1.Bu fiillerin zahirî yönlerine ait hükümleri konu edinen ve fıkıh
denilince kastedilen; tasavvuf ehlinin ise zahirî fıkıh dedikleri ilim,
2.Bu fiillerin içe, kalbe yansıyan yönlerini konu edinen ve tasavvuf ehlinin batınî/kalbî fıkıh dedikleri ilim.
Ancak şunu hemen ilave etmeliyiz: Batınî fıkıh dediğimiz ve tasavvufun
bir bölümü olan ilim, sadece mükelleflerin fiillerine ait kalbî ahkamı
konu edinmez. Bir de dışta yansıması olmayan, içe ait bazı hususları
bulunmaktadır.
Kalbi ibadetler terk edilirse namaz, oruç, zekat, hac gibi ibadetler ne
kadar titizlikle yapılırsa yapılsın, ruhsuz kalmaya mahkumdurlar.
|