Bilinsin ki, müfessirler değişik fırkalardır:
1. Onlardan bir cemaat, merfu yahud mevkuf hadis olarak yahud bir tabii kavli olarak yahud bir İsrail haberi olarak, ayetlere uygun gelecek birtakım haberler nakl etmeyi kasd edib yöneldiler. Bu, muhaddislerin gidişi ve meslekidir.
2. Müfessirlerden bir fırka ise ilahi sıfatlar ve ilahi isimleri ihtiva eden ayetleri te’vile kalkıştılar da tenzih mezhebine uygun olmayanları zahirlerinden döndürdüler ve muhaliflerin bazı ayetlere tutunmalarını kabul etmeyi redd eyledirler.Bu, kelamcıların yoludur.
3. Bir gurub da bir takım fıkhi hükümler istinbat ettiler ve ictihad edilmiş hükümlerin bazısını diğerlerine üstün tutub muhalifin tutunmasına cevablar getirdiler. Bu da usulcü fakihlerin yoludur.
4. Bir topluluk ise Kur’an’ın nahvini, lügatini açıkladılar ve her bir bab hakkında arab kelamından tam ve bol şahidler getirdiler. Bu da nahicvi lügatçıların dikildiği yoldur.
5. Bir taife ise meani ve beyan nüktelerini, inceliklerini şifa verici bir beyanla zikr ederler ve sözün hakkını yerine getirirler. Bu da edebiyatçıların yoludur.
6. Müfessirlerden kimi de üstadlardan nakledilmiş Kur’an kıraatlarını rivayet eder ve bu konuda hiçbir inceliği terk eylemez. Bu da okuyucu üstadların sıfatıdır.
7. Bir cemaat ise suluk ilmi yahud hakıykatlar ilmiyle ilgili nükteleri en küçük bir münasebetle konuşur, söylerler. Bu da sufilerin meslekidir.
Topluca söylenirse bu meydan geniştir. Bunların hepsi Kur’an’ın manasını anlatmayı kasd eder ve yine bunların her biri bir fennin içine dalar da, fesahat ve anlama kuvvetinin mikdarınca ve arkadaşlarının mezhebine bakışla kelam eder. İşte bundan dolayı tefsirde takrir ve tesbiti mümkin olmayacak bir genişlik ve genişleme oldu. Tefsir hususunda o kadar kitab mevcud oldu ki, bunların mikdarını bir sayı ihata edib içine alamaz. Bir cemaat bunların bazısını bir yere toplamaya yöneldi de bir kerre arab diliyle, diğer bir kerre fars diliyle konuştu.
Müfessirler kısa yazmak ve uzun yazmak yönünden debirbirlerinden ayrılıb fırka fırka oldular. Ve ilmin sonlarını, eteklerini, yani haşiyelerini çok genişlettiler.
Bu fakire de Allah’ın hamdi ve tevfikiyle bu ilimlerden her biri hakkında bir münasebet hasılolmuşdur. Ben bu ilimlerin asıllarının çoğunu ve feri’lerinden de iyi bir yekunu idrak etdim. İşte bu sebeple bana her bir konuda mezhebde ictihad etmeye benzer bir vecihle istiklal ve tahkik nev’i tahakkuk etdi. Kalbe ve zihne ilahi feyz denizinden iki yahud üç fenn daha ihsan olundu ki bunlar zikredilen fennlerden başka olan tefsir fenlerindendir. Eğer bunden doğru haberi sorarsan şübhesiz ben vasıtasız olarak Kur’an-ı Azıym’in öğrencisiyim.Keza yine ben bütün fetihlerin kaynağı olan Peygamber (s.a.v.) ruhuna aid bir üveysiyim. Ve yine ben en güzel Kabe’den vasıtasız olarak bunun benzeri şeyler istifade etmişim, ve yine vasıtasız olarak en büyük namaza uymuşumdur. Eğer benim için her bir kılın bittiği yerde bir dil mevcud olsaydı ben yine elbette Allah’a olan hamd borcumu tastamam ödeyemezdim.
Ben bu risalede her bir fenden ik yahud üç harf zikretmeyi de lazım olacak işlerden gördüm.
Tefsir kitablarında rivayet edilen haberler cümlesinden biri de, nüzul sebebini beyandır. Nüzul sebebi iki kısımdır. Birinci kısım, öyle bir hadisenin vakı olmasıdır ki, onda mü’minlerin iymanı ve münafıkların nifakı meydana çıkar. Nitekim Uhud ve Hendek harblerinde böyle vakı olmuşdu da Yüce Allah iki fırka arasını kat’i olarak kesib ayırıcı bir şey olması için mü’minlerin medhini ve ötekilerinin zemmini indirdi. Bunun gibi yerlerde bazan çokluk sınırına ulaşacak ta’riler vakı olur. Bu takdirde okuyucuya kelamın sevki yani sonra gelecek sözler iyice açılmak için özetlenmiş bir kelam ile o hadisenin şerhini zikretmek iycab eder. İkinci kısım, ayetin manasının kendi umumiliği ile, nüzul sebebi olan hadisenin bilinmesine ihtiyaç olmaksızın tamam olmasıdır. Zaten hüküm de sebebin hususiliğine değil, lafzın umumiliğine aiddir. Böyle iken eski müfessirler, bu hadiseyi ayetle münasebeti bulunan haberleri ihata etmek maksadıyla yahud da umumiliğin sadık ve şamil olduğu şeyleri beyan kasdıyla zikretmişlerdir. Halbuki bu kısmı zikretmek zaruri olan şeylerden değildir. Bu fakir yanında şu sahih olmuşdur ki, sahabiler ve tabiiler, “Bu ayet şunun hakkında ve şunun hakkında indi” sözünü söylüyorlardı da bundan onların hedefi ayetin sadık olduğu şeyi yani hükmü tasvir etmek ve ayetin umumiliğiyle şamil bulunduğu hadiselerin bazısını zikretmek olmuşdur. Bunda kıssanın ayetin inmesinden önce veya sonra olması; bunun İsrail oğullarına yahud cahiliyyet devrine yahud da İslam devrine aid olması, ayetdeki kayıdlarının hepsini yahud da bazısını kaplamış olması halleri müsavidir. Ve Allah en iyi bilendir. İşte bu tahkikden bilindi ki bu kısımda ictihad için bir giriş vardır ve birçok kıssalar için burada birgenişlik mevcuddur. Bu nükteyi zihninde hazır eden kimse biraz meşgul olmakla nüzul sebebi nev’inden olan ihtilafları çözmeğe muktedir olur.
Nüzul sebebi cümlesinden biri de Kur’an’ın nazmında aslına bir ta’riz vakı olan bir kıssayı tafsiletmedir. Bunun için müfessirler İsrail oğullarından yahud siyer ilminden kıssanın ötesini araştırmağa ve araştıra araştıra ötesine ulaştırmağa başlıyorlar da o kıssaya aid hususiyyetlerin ve küçük bilgilerin hepsini zikrediyorlar ve burada yine ayetde kendisine açıkbir ta’riz bulunan şeyi, dili iyi bilen kişinin işin içyüzünü ciddiyetle araştırıcı olarak orada durabileceği şekilde tafsil gerekir. İşte o şeyi zikretmek de müfessirin vazifesi cümlesindendir.
Bu konudan haric olan, mesela İsrail oğullarının sığırının erkek mi yahud dişi mi olduğunu zikretmek, ashabu’l-Kehf’in köpeklerinin alacalı mı yoksa kırmızı mı olduğunu beyan etmek gibi şeyler ise, hiç gerekli olmayanın külfetini yüklenmekdir. Sahabiler bu gibi şeyleri vakitleri zayi etmek kabilinden bu çirkinlik sayarlardı.
Burada yine şu nükte de iyi bellenmelidir: Evla olan, bu konuda asıl kaide, işitilmiş bulunan kıssaları aklın herhangi bir tasarrufu olmaksızın getirmekdir. Kadim müfessirlerden bir topluluk bazan bu ta’rize bir kudve yani ardınca uyub gidilecek bir nesne kabul ediyorlar ve bu ta’rize takrir ediyorlar. Bu da sonradan gelen müfessirlere seçilemez oluyor. Çok kerre de onların kelamında ihtimal yolu üzere olan takrir, cezm ve kat’iyyetle beraber olan takrire benzeşiyor da onlar ihtimalli takriri kesin takrir yerine zikrediyorlar. Çünki o zamanda takrir uslubları, iyice süzülüb arıtılmış değildi. İşte bu da hakkında ictihad edilmiş bir hususdur. Akli nazar için bunda dolaşılacak bir meydan vardır. “Denildi ve denilir” dairesi burada geniştir. Onun için burada i’tiraz ve muarazanın dizginini gevşedib uzatmak mümkün olur. İşte bu nükteyi belleyib ezberleyen kimse müfessirlerin ihtilaf ettikleri birçok yerlerde kesin olarak ayırıcı bir hüküm verir. Sahabilerin münazaralarından çoğu da, bunun bir kavil (bir tefsir, bir görüş) olmadığı, bunun ancak bazı müctehidlerin, birbirlerine arzetmekte olduğu ilmi bir araştırmadan ibaret bulunduğunun tahakkuk etmesi yani sahih olması da mümkün olur.
Bu fakir (Veliyyullah İbn Abdirrahim)
(Maide: 6) ayeti hakında İbn Abbas’ın: “Ben Allah’ın kitabında ayağa meshden başkasını bulmuyorum, lakin onlar yıkanmaktan başkasını kabul etmediler” sözünü bu mahmile hamleder. Bu fakirin o sözden anlamakda olduğu mana, onun meshin vücubuna gidici olmadığı ve bu sözde ayetin meshin rükünlüğüne hamline bir kesinlik bulunmadığıdır. İbn Abbas indinde kararlaşan ayakları yıkamakdır. Lakin müfessirler burada bir müşkillik takdir ederler ve asrın alimleri bu tearuzda uygulamayı hangi vechile ve hangi yola gider olduklarının iyice bilinmesi için ihtimal izhar ederler. Selef alimlerinin muhaeresinin yani karşılıklı cevab döndürüşlerini hakıykatını bilmeyen kimse bunu İbn Abbas’ın kavli zanneder ve bunu İbn Abbas’ın mezhebi sayar. Haşa! Haşa!
İkinci nükte şudur: İsrail oğullarından nakl etmek dinimize giren bir desisedir (gizlenmiş bir kötülük ve düşmanlıkdır).
“Ehl-i kitabı tasdiky de etmeyin, tekzib de etmeyin” hadisi takrir ve tesbit olunmuş bir kaidedir. Onun için iki iş lazımdır:
Birinci iş: Kur’an’ın ta’rizine Peygamberin sünnetinde bir beyan bulunduğu zaman ehli kitabdan nakil yapmamakdır.
Mesela Yüce Allah’ın:
“Andolsun biz Süleyman’ı imtihan da etdik:Tahtının üstüne bir cesed bırakıverdik. (Nice günlerden) sonra o yine (eski haline) döndü.” (Sad: 38/34)
Kavli için Peygamberin sünnetinde bir haml yeri bulunmuştur. O da “inşallah” sözünü terk etme kabahatı ve buna karşı muahazeye çekilmesi kıssasıdır. Binaenaleyh Sahru’l-Marid kıssası irtikab olunmaz.
İkinci iş: Zaruri olan zaruret mikdarınca takdir olunur. İşte tefsir sırasında bu asıl akılda tutulmuş olmalı da Kur’an’ın şehadetine tasdik hasıl olmak için, söz ancak ta’rizin gerektirmesi kadar vakı olsun ve dil fazla sözden men olunsun.
Burada lafzi bir nükte daha vardır, sakın ondan gafil olma! O da şudur:Bazan Kur’an Azimin bir yerinde bir kıssa özetle, diğer bir yerinde ise tafsil ile zikr olunur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurdu:
“Sizin bilmiyeceğinizi herhalde ben bilirim.”
(Bakara: 2/30)
“Size demedim mi ki göklerin ve yerin ğaybını şübhesiz ben bilirim. Neyi açıklarsanız, neyi de gizlemişseniz ben biliyorum.” (Bakara: 2/33)
İşte bu ikinci söz, önce söylenmiş olan sözden ibarettir, ancak bir nev’i tafsil ile zikredildi.
Böyle olunca tafsilden, icmalini bilmek; icmalden, tafsile geçmek mümkin olur. Mesela Meryem Suresinde Hz. İsa’nın kıssası icmalen zikr olundu:
“Ruh dedi:Öyledir. (Fakat) Rabbın buyurdu ki: O bana göre pek kolay. Çünkü biz onu insanlara bir ayet ve tarafımızdan bir rahmet kılacağız. Zaten bu iş olub bitmiştir.”
A’li İmran Suresinde ise:
“(Allah)Ona yazmayı, hikmeti, incil’i öğretecek. Onu İsrail Oğullarına rasul gönderecek. (Onlara diyecek ki): “Hakikat, ben size Rabbınızden bir ayet getirdim...”
(A’li İmran: 3/48-50)
Şeklinde tafsili olarak zikr edildi.
İşte bu sözde tafsilli bir müjde vardır. Bundan önceki söz ise icmali bir müjdedir. işte bu sebebden dolayı bu zarif kul:
(A’li İmran: 3/49) ayetinin manası ve bu sözlerin hepsi bişaret haberinde (A’li imran: 3/45) dahil olduğunu, Suyuti’nin: “Allah onu Peygamber gönderince:Ben Alah’ın size gönderdiği Rasulüyüm, ben size Rabbınızdan bir ayet getirdim. dedi.” diyerek işaret ettiği gibi bir mahzufa taalluk edici olmadığını istinbat etdi. Ve Allah en iyi bilendir.
Bu cümleden biri de garib lafzın şerhidir. Bunun binası ise, arab dilinin ardına düşüb gereği gibi araştırmaya, yahud ayetin siyakını ve sıbakını yani sonra gelecek ve daha önce geçen sözleri iyi anlamak ve lafzın, içinde bulunduğu cümlenin cüzleriyle olan münasebetini bilmeğe dayanır.
İşte burada da yine akl için bir giriş, ihtilaf için de bir genişlik vardır. Çünkü bir tek kelime arab dilinde çeşid çeşid manalara gelir. Akıllar ise arabın kelimeyi kullanışın ardına düşüb gereği gibi araştırma ve lafzın öncegeçen ve sonra gelecek kelamla münasebetini anlama hususlarında muhtelifdirler.
İşte bu yüzdendir ki sahabilerin ve tabiilerin bu babdaki kavilleri biri birine muhalefet eylemişdir. Ve her biri bir yola girmişdir. Öyleyse tasnif yapacak olan müfessire garib yani manası gizli lafzın şerhini iki kerre ölçüb tartması lazım gelir:Bir kerre lafzı arabın kullanışında, diğer kerre de vecihlerin en kuvetli ve en üstünü, önce geçen ve sonra gelecek kelamla münasebetini bilmek hususunda. Böyle yaparsa, mukaddimeleri sağlamlaştırma, kullanma yerlerinin ardına düşüb gereği gibi araştırma ve haberlerin iç yüzünü ciddiyet ve mübalağa ile araştarmadan sonra vecihlerin hangisinin daha yakın ve daha oturaklı olduğunu bilir.
Fakir, bu konuda uygunluğu (nazikliği, kolaylığa), insanı yorgunluğa uğratıcı ve kaba tabiatlı kimselerden başkasına gizli olmayacak bir takım şeyler istinbat etmişdir:Mesela:
“Ey iyman edenler, maktuller hakkında size kısas yazıldı...” (Bakara: 2/178)
Ben bu kelamı “el-unsa bil-unsa: dişi dişiye mukabil” ta’biri mefhumunun nesih aramaya muhtac olmaması ve biraz dönüb bakmakla yıkılıb yok olacak tevcihler irtikab etmemek için maktullerin beraberleşmesi ve iki kişinin bir tek hükümde ortak olmaları manasına haml etdim.
Ve yine:
“Sana yeni doğan ayları sorarlar..” (Bakara: 2/189)
Ben bunu:
“Sana haram olan ayı, ondaki muharebeyi sorarlar...” (Bakara: 2/217)
Manasına yani hacc ayları manasına haml etdim. Çünkü muteakıben Allah şöyle buyurdu:
“Onlar, insanların faidesi için bir de hacc vakit ölçüleridir.”
Keza:
“O ehl-ikitabdan küfr edenleri, ilk toplamada yurdlarından çıkarandır. Siz çıkacaklarını sanmamışdınız...”
(Haşr: 59/2)
Ayetinde “li-evveli’l-haşr”, “li’evveli cem’ı’l-cunudi” yani “toplamanın evveli” demek, “ordu toplamanın evveli” demekdir. Çünkü Yüce Allah’ın şu kavilleri vardır:
“Dediler: Bunu ve kardeşini gecikdir, şehirlere toplayıcılar yolla” (Şuara: 26/36)
“Süleyman’ın cinnlerden, insanlardan, kuşlardan orduları toplandı.” (Neml: 24/17)
Verdiğimiz bu mana Benu’n-Nadir kıssasına daha oturucu ve daha münasib olandır ve minneti beyan hususunda da daha kuvvetli bulunandır.
(Bu cümleden biri de nasih ve mensuhun beyanıdır).
Bu makamda iki nüktenin (iki ince meselenin) bilinmesi gerekir:
Birincisi: Sahabileri ve tabiiler neshi usulcülerin ıstılah yaptıkları manadan başka manada kullanırlardı ki, o izale etmek demek olan lugavi manaya yakındır. Sahabi ve tabiiler indinde neshin manası, sonradan gelen bir ayet ile daha önce gelmiş ayetden bazı vasıfları izale edib gidermekdir. Bu da ya amel müddetinin sona eremesidir, ya kelamı, zihne çabuk gelen manadan zihne çabuk gelmiyen manaya döndürmekdir, yahud kayıdlardan bir kaydın araya girmesini (yani bundan doğan zorluğu) beyan etmekdir.
Ammı tahsis etmek yani hususileştirmek, yahud mahsus ile kıyas olunan şey arasındaki ayırıcıyı açıkça beyan etmek ve buna benzer şeyler de böyledir. Bu konu genişdir, burada da akıl için dolanma ve seçme, ihtilaf için de bir dolanma yeri vardır. İşte bu sebebledir ki mensuh ayetlerin sayısını beş yüze ulaştırdılar.
İkincisi: Istılahı manasile neshin beyanında asl olan, tarihin bilinmesidir. Lakin onlar bazan salih selefin icmaını yahud alimler cumhurunun ittifakını neshe alamet kılıyorlar da neshe kail oluyorlar. Bu hatayı fakihlerden bir çoğu yapmışdır. Halbuki ayetin sadık olduğu hüküm, icmanın sadık olduğu hükümden gayrı olması mümkün olur. Özetle söylenirse neshden haber verici nakileri ardına düşüb gereği gibi araştırmak bir çok ömrü yok eder. Kelamın derinliğine ulaşmakda ise bir zorluk vardır.
Hadiscilerin ise bu kısımlardan haric olan bir takım şeyleri vardır ki onlar da yine bu şeyleri getirir dururlar:Sahabilerin bir mes’elede munazara edib, bu ayeti şahid getirmeleri, yahud bu ayeti zikretmek suretiyle bir kıssa ve bir lakırdı beyan etmeleri, yahud Peygamberin bu ayeti şahid getirme yoluyla tilavet etmesi, mananın aslında bu ayete uyacak bir hadis rivayeti, Peygamberden yahud sahabilerden nakli telaffuz edib söyleme yolu gibi...