Soru Cevap Rüya Tabirleri Meal Akaid Tefsir Hadis Tasavvuf Tarih ve Medeniyet Halidiye FORUM
  Ana Menü
 » Ana Sayfa
 
» Evrad-u Ezkar
 
» Risale-i Halidiyye
 
» Risale-i Kudsiyye
 
» Mail Grup
 
» İslam Alemi
 
»
İslami İlimler
 » Halidiye Mektebi

 » Mektubat
 » Arştan Hüzmeler
 » Gülzar-ı Arifan
  Üye Menüsü
K.adı
Şifre

 

Şifremi unuttum
Üye ol

 
  Siteden haberler

Seyr-i Süluk Şeması

Rıhle Dergisi Çıkıyor

  Tasvip edilenler
» Ehlullah.com
» İsmetiyye
» Ebu Bekir Sifil
» İnkişaf
» Darul Hikme
» Fetvahane
» Sadabat
» Mecelle
» Reyhanikitap
» SultanReyhani
» Tahavi
» Kerbela
» Tasavvufi Hayat
» Tasavvuf Dergisi
» Dervişan
» Ehli Sunnet
» Guraba
» Hak-Dilaram
» ResimKalesi
» Hazırindir
» Rıhle Dergisi






  İstatistikler

Üye sayısı: 2.625
Portal Konu sayısı: 12
Portal AltKonu sayısı: 93
Portal Yazı sayısı: 971
Forum başlıkları: 49
Forum konuları: 4.544
Forum mesajları: 16.402
Sayfa izlenimi: 858.824
Bugünkü sayfa izlenimi: 888
En son üyemiz: noxchi

Sayfa oluşum süresi:xx
Gösterim süresi: xx

İp adresiniz: 38.103.63.16

  Halidiye.com | Nüzul Sebeblerini Tanımak

Nüzul Sebeblerini Tanımak

Nüzul Sebeblerini Tanımak

 

Nüzul sebeblerini tanımak yine zor yerlerdendir.

Bu hususdaki zorluk ciheti de yine kadim müfessirlerle sonrakilerin ihtilafıdır. Sahabi ve tabii sözlerinin teker teker araştırılıp toplanmasından zahir olan ise şudur:

Onlar “ayet şunun hakkında indi” tabirini sırf Peygamber zamanında olmuş bir kıssa için, “ayetin inmesine sebeb bu kıssadır” manasında kullanmıyorlar.

Fakat onlar bu tabiri çok defa Peygamber zamanında yahud ondan sonra olmuş ve ayetin hükmünün sadık olduğu şeyler ardından zikrediyorlar ve “bu ayet şunun hakkında indi” diyorlar. Ve burada kayıdların hepsinin biribirine uygun olması da lazım gelmez, fakat sadece hükmün aslının uygun olması kafi gelir. Onlar bazan o mübarek günlerde meydana gelmiş bir hadiseyi ve Peygamber’in bu konuda okuduğu bir ayetden onun hükmünü istinbat etmesini tesbit ediyorlar da “ayet bu konuda indi” diyorlar. İşte bu,  Peygamber’in istinbatının ve bu saat içinde mübarek hatırına (fikir ve tedbirine veya kalbine) bunun atılmasının yine vahyden bir nevi ve kalb içine nefes etme olduğuna bir işaret gibidir. İşte bu sebebden dolayıdır ki “ayet indirildi” denilmek mümkin oluyor. Ve yine bu suretde nüzulün tekrar ettiğini ifade ve beyan eylemek de mümkün oluyor.

Muhaddisler, Kur’an ayetlerinin  sonunda hakikatde nüzul sesebi kısmından olmayan birçok şeyler zikrederler. Mesela: Sahabilerin kendi aralarında yapdıkları münazaralarında bir ayeti şahid getirmeleri yahud bir ayeti misal getirib beyan eylemeleri, yahud bir ayeti misal getirib beyan eylemeleri, yahud Peygamber’in kendi şerefli kelamında şahit getirmek için bir ayeti okumasını, yahud maksadın aslında ayete uygun olan bir hadis rivayeti, yahud nüzul yerinin ta’yini, yahud ibham (belirsiz kılma) yoluyla zikredilmişlerin isimlerini ta’yin etme, yahud Kur’an’a mensub bir kelime telaffuz etmek yoluyla bir hadis rivayeti, yahud Kur’an’dan birtakım surelerin ve ayetlerin fazileti, yahud Peygamber’in emirlerinden herhangi bir emre uyub bağlanışı ve buna benzer şeyler... Hakikatde bunlardan hiçbiri nüzul sebeblerinden değildir. Ve müfessirin bu şeyleri ihata etmesi de şart olmaz. Müfessirin şartı ancak şu iki şeydir:

BİRİNCiSİ,ayetlerin ta’riz etmekde olduğu yani kinayeve tevriye yoluyla söylemekde olduğu kıssalardır. İşte bu ayetlerle yapılan iymayı anlamak ancak bu kıssaları tanımakla kolaylanır.

İKİNCİSİ, ammı tahsis etmekde olan kıssa yahud kelamı zahirinden çevirme vecihleri nev’inden buna benzer şeyler olmaksızın ayetlerden kasd edileni anlamak kolay olmaz.

Bilinmesi gereken şeylerden biri de şudur:Geçmiş Peygamberlerin kıssaları hadisde ancak illet ve sebeb (yahud da ülfet) yoluyla zikrolunur. Böyle olunca müfessirlerin rivayet etme zahmetini yüklendikleri o uzun uzun ve geniş kıssaların  hepsi ehli kitab alimlerinden nakledilmişdir. Yüce Allah’ın diledikleri müstesna. Buhari’nin el-Camiu’s-Sahih’inde merfu olarak şu hadis gelmişdir:

Ebu Hureyre’den şöyle denmişdir:Ehl Kitab (olan yahudiler) Tevrat’ı İbranice (metni) ile okurlar. Arab diliyle de müslümanlar için tefsir ederlerdi. Bu hususda Rasulullah (s.a.v.) sahabilerine: “Siz ehl kitabı (n sözlerini) tasdik de etmeyin, tasdik de etmeyin, tekzib de etmeyin.” Ancak şu ayeti söyleyiniz buyurdu:

“Deyin ki:Biz Allah’a, bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e İshak’a, Ya’kub’a ve torunlarına indirilenlere, Musa’ya, İsa’ya verilenlere ve bütün Peygamberlere Rabları katından verilene (Kitab ve ayetlere) iyman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırd etmeyiz. Biz Allah’a teslim olmuş müslümanlarız.”       (Bakara: 2/136)

Şu da bilinsin ki, sahabiler ve tabiiler bazen müşriklerin ve yahudilerin mezheblerine aid cüz’i kıssaları ve cehaletler nev’inden adetlerini, bu akideler ve adetler iyice açığa çıksın diye zikrediyorlar da “ bu ayet şu hususda indi diyorlar. Ve bu sözleriyle de bu ve buna benzer olsun yahud buna yakın olsun müsavi olarak “ayet bu kabil şeyler hakkında indi” demek istiyorlar. Ve o sureti izhar edip meydana çıkarmaya kasd ediyorlar. Bu da kıssanın hususiliği sebebiyle değil fakat suretlendirmek bu külli elverişli olduğu içindir. Bundan dolayıdır ki birçok yerlerde onların sözleri ihtilaflı olmaktadır. Ve her bir sözü bir tarafa çekmektedir. Hakikatde ise istekler birleşicidir. Ebu’d-Derda “Bir kimse tek bir ayeti birçok yükleme yerlerine taşıyıb yüklemedikçe fakih olamaz demiş olmakla işte bu noktaya işaret etmişdir.

İşte bu uslub üzere Kur’an-ı Azıym’de çok kere iki suret zikrolunur:Biri Said (yani kutlu, bahtlı ve mübarek) suretidir. Bu suretde seadet yani bahtlı olmanın vasıflarının bazısı zikrolunur. İkincisi, şakıy yani bedbahtlığın suretidir. Bunda da bahtsızlık vasıflarının bazısı zikrolunur. Ve bunları zikretmekden hedef de bu vasıfların ve amellerin hükümlerini beyan etmek olur, muayyen bir şahsa tariz etmek değil. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurdu:

“Biz insana ana ve babasına iyilik etmesini tavsiye etdik. Anası onu zahmetle taşıdı, onu zahmetle de doğurdu.”                                                                 (Ahkaf: 46/15)

Yüce Allah sonra da saidin ve şakıynın suretleri olmak üzere iki suret zikretdi ve bunları ayrı ayrı misallendirib şöylece beyan eyledi:

“Onlara:Size Rabbınız ne indirdi?denildiği zaman:Geçmişlerin masallarını dediler.”              (Nahl: 16/24)

“Allah vikayesini kabul edib korunanlara:Rabbınızın indirdiği nedir?denildi. Onlar da:Sırf hayırdır, dediler...”                                                              (Nahl: 16/30)

Şu ayetler de bunları benzeri üzere haml olunur:

“Allah o memleketi size bir ibret örneği olarak iyrad eder ki o korkudan emin ve sakindi. Rızkı da kendisine her bir yandan bol bol geliyordu. Fakat o, Allah’ın ni’metlerine karşı nankörlük etdi de Allah da ona (halkın) işlemekde ısrar etdikleri (kötülükler) yüzünden açlık ve korku libasını tatdırdı.”                   (Nahl: 16/112)

“O sizi bir candan yaratan, bundan da kendisine ısınsın diye eşini yapan Allah’dır. Vaktaki O eşini örtüp bürüdü, o da hafif bir yük yüklendi de (bir müddet) bununla gidip geldi. Nihayet (gebeliği) ağırlaşınca ikisi de Rablarına şöyle dua ettiler:Eğer bize düzgün bir çocuk verirsen andolsun ki her halde şükr edenlerden olacağız. Fakat Allah onlara düzgün (bir çocuk) verince kendilerine verdiği bu (çocuk) hakkında ona eşler tutmaya başladılar. Onlar neyi eş tutuyorarsa Allah onlardan yücedir.”                                          (A’raf: 7/139-190)

“Mü’minler muhakkak felah bulmuştur. Ki onlar namazlarında huşua riayet edenlerdir. Ki onlar boş (lakırdılardan)  ve faidesiz şeylerden yüz çeviricidirler. Ki onlar zekatlarını yapanlardır. Ki onlar ırzlarını koruyanlardır...”                                               (Mü’minün: 23/1-5)

“Alabildiğine yemin eden, izzeti nefsi bulunmayan, daima ayıplayan, laf getirip götürmeye koşan (insanları) hayırdan durmayıp men”eyliyen, aşırı zalim, çok günahkar, kaba, haşin, bütün bunlardan başka da kulağı kesik (damgalı soysuz) olan hiç bir kişiye boyun eğme.”

                                                              (Kalem:68/10-13)

Bu suret içinde o hususiyetlerin  aynıyla bir şahısta bulunması lazım gelmez. Yüce Allah’ın şu kavlinde lazım gelmemesi gibi:

“Mallarını Allah yolunda harcıyanların hali yedi başak bitiren, her başakta yüz tane bulunan bir tek tohumun hali gibidir. Allah kime dilerse ona kat kat verir. Allah ihsanı bol olan, hakkıyle bilendir.” (Bakara: 2/261)

İşte bu ayette ifade edilen sıfatta bir tohum bulunması lazım değildir. Bundan kasdedilen ise ancak ücret fazlalığını tasvir etmektir, başkası değildir. Eğer hususiyetlerin çoğunda yahud hepsinde, zikr olunana uyan bir suret mevcud olursa bu, lazım olmıyanın lüzumu kabilinden olmuş olur.

Bazan gelmesi zahir olmuş bir şüphe defedilir yahud geçmiş kelamı iyzah maksadiyle, anlaşılması yakın bir suale cevap verilir. Bu cevaplama ve def etme, o asırda vukua gelmiş bir sorucunun suali ve bilfiil meydana gelmiş bir şüphe için değildir. Çok kerre Sahabiler bu makamın takririnde bir sual farzederler de isteneni sual ve cevab suretinde takrir ve tesbit ederler. Eğer tahkikle ve tafahhusla (meselenin iç yüzünü ciddiyetle araştırmakla) bakarsak görürüz ki bunların hepsi bir üslub üzere muntazam dizilmiş bir kelamdır, bir kısmın akıbinde diğer kısmın muntazam tek bir cümle halinde inmesini içine almaz, kaide üzere kayıtları ayırmakda kolaylanmaz.

Sahabiler bazan tekaddüm ve teahhuru yani öne geçme ve geri kalmayı zikrederler, bununla murad edilen rütbi öne geçme ve arkaya kalmadır.

Nitekim İbn-u Umer:

“Altını ve gümüşü yığıp biriktirip de onları Allah yolunda harcamıyanlar, işte bunlara pek acıklı bir azab muştula,”                                                         (Tevbe: 9/34)

Ayetinin hükmü hakkında, “bu zekat ayeti inmeden öncedir. Zekat ayeti inince Allah bunu mallar için bir paklık “sebebi yaptı” demiştir.

Ve bilinen şeylerdendir ki Berae suresi sureler içinde inmesi geri kalmış kıssaların katlamaları içindedir. Zekatın farz oluşu ise bir kaç sene öncedir. Lakin İbn-u Umer’in muradı, rütbece tafsil üzerine icmal tekaddümüdür. Topluca söylenirse müfessirin şartı işte bu nevi’lerden iki nevi üzerine artırmamasıdır:

BİRİNCİSİ: gazvelere aid kıssalar, ayetlerde hususiyetlerine uyma vakı olan bu kıssalar bilinmedikçe hakikatlarını anlamak kolaylanmıyacak nevi’den olan diğerleri,

İKİNCİSİ, bazı kayıdların faideleri ve nüzul halini tanımaya dayanır nevi’den bazı yerlerdeki katılanma, sertlenme (katılık ve sertlikle tutma ve katılık eyleme)sebebi. Ve bu son bahis hakikatda tevcih fenlerinden bir fendir. Tevcihin manası ise kelamın vechini beyan etmekdir. Bu sözün (yani tarifin) hasılı şudur:Bazan ayetlerden bir ayette, ayetin delalet ettiği suretin uzak sayılması nev’inden zahir bir şüphe olur, yahut iki ayet arasında bir bozuşma olur, yahud ilme yeni başlamış mübtedinin zihnine ayeti doğrulayan delili tasavvur etmek müşkil olur, yahud söylenen kayıdlardan bir faide gizli olur. İşte müfessir bu müşkilliği çözdüğü zaman bu çözmeğe tevcih ismi verilir.

Şu:

“Ey Harun’un kız kardeşi senin baban kötü bir adam değildi. Anan da iffetsiz bir kadın değildi.”

                                                                (Meryem: 19/28)

Ayetinde olduğu gibi: Musa Peygamber ile İsa Peygamber arasında çok müddet olmasından dolayı Harun nasıl Meryem’in erkek kardeşi olur diye bu “Harun’un kız kardeşi” hitabını sahabiler müşkil bulundular da bunu Peygambere sordular. Bunu soran kişi zihninde bu Harun, Musa’nın kardeşi olan Harun’dur fikrini gizliyordu. Peygamber (s.a.v.) bu  suale “İsrailoğulları, kendi çocuklarına selefden olan iyi kimselerin isimlerini veriyorlardı, (binaenaleyh bu Harun Musa’nın kardeşi olan Harun değil, Meryem’in kardeşi olan Harun’dur)” diye cevabladı.

Yine sahabiler Peygambere:

“O yüzleri üstü cehenneme sürülüb toplanacaklar, onların yeri çok kötü, yolu çok sapıktır.”(Furkan: 25/34)

Ayeti hakkında, insan haşr günü yüzü üzerinde nasıl yürür? Diye sordular da Peygamber (s.a.v.):

“Dünyada onu iki ayağı üzerinde yürüten, kıyamet gününde onu yüzü üzerinde yürütmeğe elbette kadirdir.” diye buyurdu.

Nitekim:

“Artık aralarında soruşmazlar.”

                               (Mü’minun: 23/101, Kassas: 28/66)

“Onlardan kimi kimine yönelip birbirini mes’ul tutmağa kalkışırlar”                                   (Saffat: 37/27-50)

Ayetleri arasını uydurma vecihini İbn Abbas’a sorduklarında: “Birbirinden bir şey sormanın olmaması haşir günündedir, soruşma günündedir, soruşma ise cennete girişten sonradır.” diye cevabladı.

Ayşe annemize, eğer Safa ile Merve arasında sa’y etmek vacib oldu ise günah olmamasının vechi nedir? diye sordular. Ayşe (r.a.) bunu şöyle cevabladı:“(Bir topluluk bu iki tepe arsında sa’y etmekten çekinmişlerdi. İşte bu çekinme sebebiyle Aziz ve Celil olan Allah:

“Şüphesiz Safa ile Merve Allah’ın şearindendir. İşte kim o Beyt’i Hacc ve Umre kasdıyla ziyaret ederse bunları güzelce tavaf etmesinde üzerine bir günah yoktur..”

                                                                      (Bakara: 2/158)

Umer (r.a.), Peygamber’den seferde namazı kısaltmak hakkında (Nisa: 4/101)ayetindeki “Eğer kafirlerin size fenalık yapacağından endişe ederseniz” kaydından sorub bu kaydın manası nedir? demişdi. Rasulullah (s.a.v.) “Bu Allah’ın size etdiği bir sadakadır. Allah’ın sadakasını kabul ediniz.” buyurmuşdu.

Yani kerimler katında sadakada tazyik etmek, sıkışdırmak olmaz. Binaenaleyh Yüce Allah bu kaydı daraltmak, sıkıştırmak için kullanmamıştır, zikretmemiştir, fakat bu tesadüfü, ittifaki bir kayıddır. (Yani uyuşma, rastgelme kaydıdır.)

Tevcih misalleri çoktur. Maksad mana üzerine uyarma yapmaktır. Bence münasib olacak işlerden biri de, Buhari, Tirmizi ve Hakim’in kendi tefsirlerinde sahabilere yahud Peygamberlere varan sağlam bir senedle nakletdikleri nüzul sebebleri ve müşkil tevcihlerini şu iki faide için süzme ve ihata edib bağlama yoluyla zikretmemdir:

Birinci faide: Kur’an’ın garib kelimelerinin şerhinden zikretdiklerimizi ezberlemek zaruri olduğu gibi eserlerden yani haberlerden bu kadarını ezberlemek de bir müfessir için zaruridir.

İkinci faide: Nüzul sebeblerinin çoğunun ayetlerin manalarını anlatmakta dahil olmadığının bilinmesidir. Ancak müfessirlerce tefsirlerin en sahihleri olan üç tefsir içinde zikr olunan az miktar kıssalar müstesnadır. Yani bunların manayı anlamada tesirleri vardır. Amma Muhammed İbn İshak’ın (152), el-Vakidi (206) nin, Muhammed İbn Saib el-Kelbi (146) nin aşırı derecede doldurmalarına ve her bir ayetin altında zikretdikleri kısaslara gelince bunların çoğu hadisciler indinde sahih değildir, isnadında nazar vardır. Bu rivayetler yığınının tefsir şartlarından sayılması çok açık yanılmadır. “Allah’ın kitabını tefekkür etmek, bunları ezberlemeğe bağlıdır” re’yinde bulunan kimseye gelince, onun Allah’ın kitabından alacağı payı elden kaçıp gitmiştir.

“Benim  muvaffakıyyetim ancak Allah’ın yardımıyladır.”                                                               (Hud: 11/87)

“O büyük Arş’ın sahibidir.”                     (Tevbe: 9/129)

 

  Tarih: 18.02.2008   Hit: 21
  Köşe Yazarları
İsmail ARSLAN 
Aşağıladıkça Büyümek! 
Mazhar ERGENE 
Sarıklı Genç 2 
Hüseyin TÜRKERİ 
Halvetilikte rabıta varmı ? 
Müştâk-ı Cân 
Varidat 
Muhammed Zahid 
Müslümanlık ve Müslümanlık şekli 
Abdullah SAKİZADE 
Rufai Tarikatının Özellikleri 
Ahmet ÖZEN 
Namazın Bahası 
Söyleşiler 
Kenan Çamurcu ile 3 
  Anket
 Hangi Meal-i Şerifi Okuyorsunuz?
 Elmalılı Hamdi YAZIR
 Hasan Basri ÇANTAY
 Ali BULAÇ
 Suat YILDIRIM
 Yaşar Nuri ÖZTÜRK
 Abdülbaki GÖLPINARLI
 Hasan Tahsin FEYİZLİ
 Mahmud USTAOSMANOĞLU



  Günün Hadis-i Şerifi


Ölümden önce hayatının, hastalıktan önce sağlığının, meşguliyetinden önce boş vakitlerinin, ihtiyarlığından önce gençliğinin, yoksulluğundan önce zenginliğinin kıymetini bil.

  Günün Duası
Ey Rabbim! Girişeceğim her işe doğruluk ve içtenlik üzere girmemi, bırakacağım her işten de doğruluk ve içtenlik göstererek çıkmamı sağla ve bana katından destekleyici bir güç bahşet!

Âmîn... Âmîn... Âmîn...
 
©2005 - 2008 Halidiye.com :: Tüm hakları saklıdır.
Sitemizdeki bilgileri kaynak göstererek kullanabilirsiniz.
1 - 2 - 3 - 4
eXTReMe Tracker