|
VÂRİDÂT
Şehrin girift anaforlarında nefesi kesilen,zihni dört bir yandan çekiştirilircesine dumûra uğramış ve dünyada yaşarken hayatın farkında olmayı unutan genç adam,modern kentin şa’şaalı,debdebeli ve bir o kadar ruhsuz,sanat,mana ve estetikten yoksun binalarının varlığından,gürültülü kesafetinin boğuculuğundan ruhu daralmış,derûnunda sıkıntı emareleri zuhur etmeye başlamıştı.O dev beton yığınları,sanki sakinlerini de soğuk ve ruhsuz yapıvermişti.
Çevresine bakıverdi...
Uzunca bir müddet süzdü etrafını genç adam...
Sahib-i dil,bir dost bulurda onuna hem-hal olurum diye...
Heyhât! Ne mümkün!
Zalim şehir hepsini yiyip bitirmişti bile…
Yabancı bir diyarda ,nev-zuhur lisanına dahi âşina olmadığı insanlar arasında yabanda kalmıştı.
Bir ara derin düşünceere dalar gibi oldu,kendini bulmak kasdıyla şehrin kaldırımlarını adımlarken.Lakin her adım atışında dehrin paslı bukağıları,kelepçeleri onu yine şehrin kof havasına doğru sürüklüyordu. Çareyi evine dönmekte buldu.
Genç adam ,kenar mahallerden birinde olan kulübesine çekiliverdi.Odasını loş bir ışık aydınlatıyordu.Etraf sütliman kesilmişti.Sükûnetin perdesini duvardaki saatin tik-takları aralıyordu ancak.Sessizliğin sesi hakim olmuştu geceye.
O gece sırlarıyla başbaşa kaldı.Kalkti Allaha niyazda bulundu.Onun inâyetine yüz tutup alnını secdeye koydu.Gece yarısını çoktan geçtiği halde gözlerinde uykudan eser yoktu.Yüzündeki engin ifâdeler ummandan çıkarılan sedefleri gizler gibi esrarlıydı.Belli ki tefekkür ummanında doğru demir almaya başlamıştı.Gözlerindeki ışıltı eriştiği dürr ü güher emsali efkârın âyînesi gibiydi.
Elleri kaleme uzandı genç adamın ve ona hitâben;
“ Ey kalem! Hayal sarayımın çerâğı,tefekkür bağımın bağbânı olup,hakikat deryasındaki incileri ipe dizermisin? “dedi.Kalem dahi bu ricayı can u dilden başına tâc eyledi ve yazmaya başladı once ahvalinden sonra gece intibaharından;
Derûnunda, sıladan ayrılıp yad ellere revân olanların hissettiği ılık bir sancı vardı ki onu içten içe kıvrandırmaya yetiyordu.Hâlini murâkabeye daldı.Hangi sıladan hangi gurbete gitmişti o dahi kestiremiyordu.Bir şeyler hissediyordu amma künhüne vakıf olmak derin bir tefekkürü gerektiriyordu.O da öyle yapti o gece.Daldı gitti zatının ummânına.
Bu ceset perdesi hem ayn-ı gurbet ve hem de ayn-ı sıla imiş.Sılaya visâl yolunun rehberi dahi insanda gizli; vuslat tarikine azmeyleyip, aşk u sevda eşiğine baş koyup maksuda varmak,yar’e dost,ağyare bîgâne kalmakla mümkündü.
Derdimin dermânı sensin efendim
Gönlümün sultânı sensin efendim
diyebilmek gerekiyordu.Hani hazret-i Mevlana bir dem şöyle fısıldamamışmıydı uşşâkın cân kulağına;
“Işık kerpiç duvara vurdu ,duvar aydınlandı.Insan duvarı sevdi,aşık oldu.Ey gâfil!maksad duvara aşık olmak değil,o duvara nur bahşeden nur-i envâra aşık olmak” ve dahî
“ Dehr-i dûndan i’râz-ı vecheyleyen Aldanıp kasr u eyvâna mülk-i süleyman istermi” manasın fehm eyleyip aşinalık kesbetmeliydi.Ihtiyarın terk eyleyip,kûy-i yar’e doğru Dost! Dost! Nidalarının kervanıyla divâne bir seyyah olup firâk-i yâr ateşiyle yanmaktı akibet.Tâ ki hamlıktan geçip potay-ı aşk içre eriyene dek.
Aşk sadakat isterdi.Hem öyle bir sadakat ki ;
“Şöyle muhkem tutayım aşk ile yâr eteğin
Ya elim kat’ edeler ya keseler yâr eteğin” feryadınca onun kitâbında feragat diye bir kelimeye rastlamak gayr-i kabildi.
Ey Gönül! Kim aşkında sadıksa yâr olur ona mâil!Aşk için dert ve yanmak gerek , bin âh-ı ateş-sûz gerek,sadık aşık âh çekerse deryalara yangın salar.Ondan Dilârânın gönlü taş kesilse erir gönlü yanıkların âhıyla.
Sadakatin remzi ciğerlere kadar yanmak olsa gerekti.Hem o yar-i pür-vefâ sadıklari hiç perişan bırakırmıydi?...Hicran ateşiyle küle dönen ciğerlere bir lâhûtî esinti doluverirdi.Sank-i Kûy-i yârden râyihalar getiren bir rûzigâr-i hoş-haberdi.Teshiri,küllenmiş yüreklerde gül bitiriyordu.Ol yar-i vefadar,hâr-i pür-âteş içre halîlî bir gülistân-i hoş-bûy haketmeye elbette kadirdi.Yeter ki genç adam Mevlaya dönme faslına girebilsin.Işte ol dem kâinâtın esrarına şol vuslat gülleri sayesinde vukûf peydâ olacak,
“ Derman arardim derdime,derdim bana derman imiş
Burhan sorardım aslıma, asım bana burhan imiş” beytinin manasi yakinen zuhur edecekti.
Kalem,genç adamın dilinden intibahlarını,dost şeydalarının gönlüne güller gibi saçmaya devam ediyordu;
Gün olur talib-i Hak olan, için için kaynayan,afaktan nazar edilse sükûnette olan fakat ağırdan ağıra med-cezirlerin yalpalattığı dalgaları mihman eden ve ol mâh-ı tâbân yaklaştıkça mevci mevce karışan,fakat fırtınaları koparıp gam keştilerini alabora etmek için esrarlı bir mâh-ı pürnûrun rûyini izhâr etmesini intizar eyleyen bir derya misâli olur.Ol mâh zuhur ettik de, coşar tâ özünden kaynayıp gelen ah u enînini med-cezir anında dalgaların dalgakıranlara vurduğu gibi savurur durur.Tâ ki bendini aşıp taşana ve katresin ummana salana dek.Çün katre deryaya düştü ayn-ı derya oldu.Ve bu geâda varım der!Senin uğrunda cân u baştan geçen,baş açık ,ayak yalın huzura aczimi itirafla gelmeyi özleyen!
Yok,yok! Aczi itirafa ne hâcet! Ona biz,bizsiz gideceğiz.Sen çıkarsan aradan ,kalır seni yaradan sırrınca kelimelerin tavsifte aciz kaldığı lâ-mekânlığa Onunla gideceğiz.
Belki de bu kesret âleminin,sevgilinin bir tecelligâhı olduğu şuuruna erebilecek , aşkın pek asil ve şerefli bir gönül işi olduğunu anayarak ,gönlü ulvî bir terbiyeden geçmiş olanlar gibi ;
Kendi hüsnün hûblar şeklinde peydâeyledin,
çeşm-i âşıktan dönüp sonra temâşâ eyledin.
Sırrıni cân u dilden gûş eyleyen âşık sır perdesini biraz daha aralayıp ol rûy-i hüsn-i bî-misle nazar kılınca şeydâlanmaya başlayacaktı.Eşyanın hakikatine muttali olup her nesnenin kendince bir aşkla deveranda olduğunu, yapraklarıni güneşe tutan ay çiçeklerinin,tomurcuk etrafinda donen bal arılarinin, tavaftaki hacılarin ve dahi kabenin ve dahi bunların cümlesini havi dunyanin hülasa cümle mahlukatın her biri bir pervane misali döndüğu ayan beyan olacaktı.Peki suâl şu; nedir gâye? Durmak mı? Dönmek mi? yoksa varmak mı?...Cevâbını bu mübarek aşku sevda ile döne döne varmakta bulacaktı hakikat yolunun aşıkları.Pervâneler misali,semazen-i mevleviyân misali, o dahi semâdan imtina etmeyecekti.Bu yolun aşinaları uşşakın ahvâl-i ateş-efşânını şöyle vasfetmemişlermiydi;
Aşk ile döndü pervane,aşk için düştü nare,yandı,yandı pervâne
Boyandı yârin rengine, kandı, kandı pervane...
Cân pervane,cânân pervane,bu aşk ile yan pervane…
Aşıkların aşktan feragati mümkün değildi,çünkü bir dem eksilmezdi ki nice kervanbaşının nidası kulaklarından;
Gözün aç var mı ey gâfil, cihanda olmayan aşık
Kuruldu aşk ile alem zemin u âsumân aşık
Nedir bu hâl-i hayret-bahş,pîr aşık,civan aşık
Kim aşıktır,kime aşık,niçün eyler figan aşık
Hüdâ aşık,Resûl aşık,bütün kevn ü mekân aşık.
İşte böyle bir sultân-ı râh-ı aşkın tutuşturduğu aşk fitili uşşakı ciğer-sûz,dîde-hûn eylemeden bırakırmıydı?...
Belki de insan olmanin farkı bu olsa gerekti.Hani koca yunus da bu efkarımızı teyid etmiyor değildi;
İşitin ey yarenler aşk bir güneşe benzer
Aşkı olmayan kişi misali taşa benzer
Taş gönülde ne biter dilinde ağu tüter
Nice yumşak söylese sözü savaşa benzer
Yunusun dem vurduğu bu sevda nüfuz ettigi yüreklerde köklü bir inkılâb meydana getiriyordu.Hâr’ı gülistan eyliyor,bu fena mülkünde bekâ güllerinin boy gösterdiği bir bahçe zuhur ediyordu.Güllerin mesteden râyihasından,yüreği muhabbet goncalarının jâlelerini muhafaza edecek kadar diri ve taze olanlar sermest olacakardı.Onlar dahi birer gül oluvereceklerdi.Oldular da...
Sonra çar yanımız gülzâr-ı hoş-bûy ile dolacak ve âsumânda şeydâ bülbüllerin nağmeleri yankılanacaktı ve dahi bir bağbânın terennüm etmekten usanmadığı ;
Seyrimde bir şehre vardım , Gördüm sarayı güldür gül
Sultanının tâcı tahtı, Bağı duvarı güldür gül
Gül alırlar gül satarlar, Gülden terazi tutarlar
Gülü gül ile tartarlar ,Çarşı pazar güldür gül mısralarını vird-i zebân edeceklerdi,ettiler de...
Özünüz gül,gönlünüz bülbül olsun...
Ol gülün,ol bülbülün ,olşem’in, ol pervânenin,
Ol mâhın,ol ummânın
hülasa ol aşkın demine, devrânına,
yoluna, erkanına
Hû diyelim Hû!...
Müştâk-ı Cân
Tarih: 25.03.2008 Hit: 263 |